“Beşparmak eteklerinde…”

“Beşparmak eteklerinde…”

Ben içeriye girmek istemiyorum, sen de gidemezsin diyordu arkamdaki ses; ben çoktan arabanın  kapısını açmış yavaş yavaş ilerliyordum. Hem korku hem de merak birbiriyle yarışıyordu sanki. Arkama bakmıyordum çünkü beni vazgeçirmesini istemiyordum, hani gözüyle bir işaret yapsa ben çoktan koşarak geri gelecektim. Aslında çok korkuyordum içeride ne olduğunu bilmeden ilerlemek, meraka yenilmek. Bahçeyi geçtim, yasemin kokusu o günlerden kalma bir sevda herhalde bende, içime işledi bedenime sindi. Bahçe kapısından uzaklaştıkça balkon daha netleşiyordu, hem balkon hem de balkona çıkan merdivenlerdeki tek ayakkabı, kocaman siyah biraz da yıpranmış bir erkek ayakkabısı. Balkon duvarlarında sıralanmış onlarca saksı. Saksılarda kurumaya başlamış yapraklar. En uzakta bir saksıda, kırmızı yapraklı bir çiçek. Balkona sarkan limonlar altın sarısı renkte öylece sallanıyorlar, aynı dalda hem limon hem de limon çiçeği.

Kapının önündeyim işte, uzun geniş yeşil bir kapı, şimdiki kapılar gibi değil, başını kaldırıyorsun  üst ucunu görmek için. Tam ortadan geçen bir demir çubuk var kapı hafifçe aralık kalmış. Arada bir açılıyor sonra tekrar kapanıyor kapılar, bir gidiyor bir geliyor kanatlar. Başımı uzatıyorum önce, sonra iki elimle kapının iki kanadını itiyorum. Benden önce gün ışığı giriyor içeriye, tam ortadaki masanın üstüne yayılıyor güneş ışığı davetsiz bir misafir gibi. Ben adımımı atıyorum eşikten içeri sonra kapının arkasına bakıyorum, sanki oradan çıkıp kafama biri vuracak sanıyorum. Kalbimin sesini susturmak istiyorum, içeridekiler beni görmesin duymasın istiyorum, sadece bir bakıp çıkmak istiyorum ama çocuk aklımın meraka yenildiğini hissediyorum.

Ortada bir masa, kocaman bir yemek masası, burası bir hol. Masanın üstünde yemek tabakları duruyor, çatalalar ve kaşıklar var. Yoğurt var ortada bir kasede, yoğurt üstüne sarı bir su salmış. Tabaklardaki yaprak sarması dolmaların bazısı ikiye bölünmüş çatala takılmış, ekmek sert gibi görünüyor. Uzakta bir tezgah, üstünde bir tencere yaklaşıyorum usulca içinde kabak ve asma yaprağı dolması var. İleride kocaman, kazan gibi bir tencere daha görüyorum. Kapağı yere düşmüş, öylece yatıyor ayaklarımın dibinde, uzanıp bakıyorum ki kazanda herse var, kaşık da içinde yan yatmış. Etrafa bakıyorum bazı sandalyeler yerde yatmış, bardaklar masanın üstünde devrilmiş, ekmek kutusunun kapağı açılmış içindeki ekmekler bayatlamış görünüyor. Oda kapıları var 3-4 adet, kimi kapalı kimi açık, kimi de aralanmış. Sessiz olmam gerekli hem de çok sessiz, kalbime söz geçmiyor bildiğini okuyor, dövünüyor, dövünüyor, gürültüye ben dayanamıyorum. Aralık duran bir kapıyı ayağımla itiyorum, kapı biraz sesli açılıyor. İçerisi görünüyor çok iyi, bir yatak, iki kişilik bir yatak, etekleri var yatağın beyaz dantel, el işi dantel bir örtü var üstünde yan taraf hafif kaymış, mavi yorgan görünüyor, beyaz çarşaflanmış. Yatağın üstüne yayılmış bir gelinlik, hiç giyilmemiş belli ki ütüsü bozulmamış, yatağın başlığı çok geniş, kahverengi bir ahşap. Eğiliyorum üstündeki fotoğraflara bakıyorum, 18-20 yaşlarında bir esmer güzeli, yanında genç bir adam. Kız mavi uzun bir elbise giymiş, kıskanıyorum, çok güzel görünüyor. Arkamda bir ses duyuyorum korkudan yerimde sekiyorum, irkiliyorum, bakıyorum; uzun, çok uzun bir panjur açılıp kapanıyor. Başıboş kalmış serserice çarpıyor bir öne bir arkaya. Köşedeki küçük yuvarlak bir masa dikkatimi çekiyor, üstünde el örgüsü dantel örtüler duruyor. Panjur bir daha açılıyor, bahçeyi görüyorum aradan. İçim daralıyor kendimi sokağa atmak istiyorum. Evin sahipleri orada diyorum kendime. Her yeri açık bırakmış gitmiş olamazlar. Yerimden kımıldayamıyorum.

Diğer odaları da merak ediyorum ama ayaklarım gitmiyor oralara. Gelini bulmam gerekli diyorum, gelinlik böyle kirlenecek diye düşünüyorum. Yerde sarı taş döşemenin üstünde kurumuş asma yaprakları duruyor. Duvara dayanmış iki kapaklı kahverengi dolabın kapakları kilitlenmiş, bir daha açılmaması için bir de sandalye dayanmış üstüne. Hasır örgü bir sandalye, hem sarı hem de yeşil hasırdan. Onlar da geri geleceklerini düşünmüşler.

Kendimi sokağa atıyorum. Babam bana bakıyor arabadan inmemiş ben inmem hemen gel diye söyleniyor. Ben balkondan aşağıya iniyorum babamın yüzüne bakmıyorum, bahçeye yürüyorum. Sağa dönüyorum ki orada sanki bir orman var. Çok ağaç var, ağaçların arasında  5-6 adım atıyorum ki, karşımda tek bir ayakkabı çıkıyor. Balkondaki ayakkabının eşi değil, bu bayan ayakkabısı, ağacın dibinde ateş yakılmış, küller duruyor içinde ayakkabılar var. Uzakta plastik bir leğen, mavi renk, öylece gurur içinde duruyor, bu ateşi ben söndürdüm diyor sanki bana. Uzaktan bir ses geliyor kulağıma, hemen gel birşeye dokunma diyor. İlerideki asma talvarının altına kadar yürüyorum. Üstündeki üzümler kırmızı çok güzel görünüyor el değmemiş, başka bir dünyaya ait gibi. Yerde bir kilim var bir de başörtüsü çarpıyor gözüme, beyaz etrafı tığda yapılmış bir yemeni. Baştan düşmüş kimse eğilip almamış, sahibi bırakıp gitmiş, sahiplerini merak ediyorum, ”Kim bilir nereye kaçtılar?” diyorum, “Yazık! diyorum ağlıyorum ben bu kaçma işini biliyorum diyorum, biz de kaçmıştık diyorum, gelinliğini bile bırakıp gittiyse diyorum, yine ağlıyorum; ağlamıyorum, gözyaşlarımı içiyorum. Bu ağacın dibinde ne yaktılar diyorum. Arkalarına bile bakmadan gitmek zorunda kalmışlar diyorum.” Hem diyorum, hem de ağaçların arkasından çıkacak birini bekliyorum, gelse ne yapacağımı bilmeden.  Arkamı dönüyorum babama doğru yürüyorum. Babam, sesimi duymuş hıçkırıklarımdan başıma bir şey geldi sanmış,  hemen arkama kadar gelmiş beni korumaya çalışıyor, kimden ve neden bilmeden. Gidelim diyorum, burada kimse yaşamıyor herşeyi öylece bırakıp kaçmışlar. Bizim 63’te kaçtığımız gibi diyorum. Keşke biz de, onlar da kaçmasaydık. Biz Küçük Kaymaklı’dan, onlar Beşparmak eteklerinden. Önü arkası olmayan bir hikaye aslında. Bir yerlerde kurgulanmış mı yoksa öylesine oynanmış mı bilmiyorum, kurbanları da görmüyorum. Hem bu gün hem de yarın pişmanlıklar olacak, ne bu gün ne de yarın anlaşılacak.

Arabada hiç konuşmadık. Annem biraz söylendi sadece ne işimiz var buralarda diye, bu kızı getirmeseydik dedi bak söz dinlemedi indi dedi. Babam her zamanki gibi cevap vermedi. Bir dolaşmaktı amacımız.  Ben ağladığım belli olmasın diye  gözlerim güneşten yaşarıyor dedim, eylül güneşini suçladım, gözyaşlarımı saklamanın yeniden kitabını yazdım.  Yol boyunca iki tarafta sıralanmış köy evlerinin hepsinin ayrı ayrı hikayelerini  kazıdım kafamın içine. Her kapının arkasındaki eski, bildiğim hikayeleri yeniden hatırlamaya çalıştım.

Tıpkı yıllar önce Küçük Kaymaklı’da yol kenarındaki cansız bir bedenin üstünde gezen kocaman asker ayakkabıları gibi kafamın bir yerinde bunlara da yer açtım. Yerde boylu boyunca yatan öğretmenin cansız, hareketsiz ve masum bedenini nasıl unutmuşsam bunları da unuttum gitti. Zamana teslim oldum.  İnsanoğlu unutur, çünkü zaman unutturur herşeyi. Uykularım kaçtı ama unuttum.  Bir daha ne birine anlattım ne de kendime bir daha tekrarladım,  dedim ki ben hatırlamıyorum ki, anlatayım.

(Hale Erel – İstanbul – Kasım 2014)

 

http://www.yeniduzen.com/Yazarlar/sevgul-uludag/besparmak-eteklerinde/5232

Kadın Dediğin…

Kadın Dediğin…

Kadınların bilmesi gereken 25 şey,

1. Unutma, sen değerlisin.
Çalışsan da çalışmasan da…
Ünlü olsan da olmasan da…
O erkek seni istese de istemese de…
Sen sen olduğun için bi’tanesin.
2. Kadın olmanın tadını çıkartmalısın.
Biraz şefkat, biraz anaçlık, biraz dişilik,
biraz seksilik, bolca zeka ve altıncı his…
Sen şahanesin..
3. Göbeğin çıktı diye, 36 bedenden çok uzaksın diye,
saçların o reklamlardaki kız gibi dalgalanmıyor diye eksik değilsin.
4. Kendine güvenin en büyük silahındır
ve o en derinlerinden gelen ışıl ışıl gülümsemen tabii ki.
5. Biliyorum adettendir ama sonuca varamadığın,
sadece bünyeni hırpaladığın o konuyu 50 kere konuşmana,
tartışmana gerek yok.
Olmuyorsa, üstünü çizip devam etmelisin.
6. Yaptıklarından suçluluk duyarak vakit kaybetmemelisin.
Yapamadıklarını listeleyip isteklerini gözden geçirmek suretiyle
adımlar atarsan daha mutlu olabilirsin.
7. Hiçbir evlilik, hiçbir olması gerek şov,
sana öğretilmiş hiçbir mecburiyet alın yazın değildir.
Kocan tek çıkışın, hayat zaferin değildir.
8. Uzaklarda arama sakın; en büyük mutluluk sendedir.
9. Aşkından gebersen de sınırlarını bilmelisin.
Sınır neresidir? Sana saygısızlık yaptığı yerdir.
Buna asla izin verme.
10. Sen kendine ne değer biçersen, sen kendine nasıl davranırsan;
herkes sana öyle davranır.
Asla ama asla kendini küçümseme.
11. Evde oturup derdine yanma.
Kaderini birine, bir kuruma, bir konuma bağlama.
Kaderin senin ellerinde, bunu sakın atlama!
12. Eski sevgili adı üstünde ‘eski’dir…
Senin yeni dünyanı bulandırmasına izin verme.
13. Yeniden seveceksin, çok da sevileceksin.
Kimse son değil, bunu bileceksin.
14. Dünyanın kanunu bu; düşündüğünü çekersin.
Allah rızası için kurup durma, senaryolar yazma!
15. Sevgilini çok sevmelisin.
Öyle herkese ‘sevgili’ dememelisin.
Fakaaat çok sevmen demek,
kendini ayaklar altına alman demek değildir.
Bir kadın gerekirse, severken de gidebilir değil mi?
16. Her şeyin şık olsun.
Ruhun, bedenin, kıyafetin, sevişin, terk edişin, dostluğun, sevgililiğin… Kadınlık şıklık demektir.
17. Başka kadınları kafana takmaktan vazgeç!
Onlar sen olamaz, sen de onlar…
Her kadın kendine özeldir, her kadın dibine kadar özeldir.
18. Kız arkadaşların önemlidir,
en kıymetlilerindir ama onları seçmeyi bileceksin.
Kadın kadının kurdudur, bir kenara not edeceksin.
Sadece kötü gününde değil, başarında,
mutluluğunda da yanında olan,
yüreğini ortaya koyan arkadaşlarından asla vazgeçmeyeceksin.
19. Erkekler çocuktur. Nokta!
Çocuğunu hem sevecek hem kızacak,
icap ederse küsecek, cezasını vereceksin.!
20. Seni bırakıp gidebilenin arkasından gözyaşı dökmeyeceksin.
Aramazsa aramasın be!
21. Sevginin, aşkın ne demek olduğunu anlamayan bir adamın
vizesini keseceksin.
22. Sen renklisin, sen beceriklisin,
sen erkeğin mutlu olma sebebisin, sen başlangıçsın,
sen sonsun…
Mecbursun, bunu fark edeceksin!
23. Her şey bir karar vermene bakar.
Sabır bazen gerekli, bazen gereksizdir. Ayrımı yapabilmelisin.
24. Yapamayacağın şey yok.
Gidemeyeceğin yer yok. Sana kapalı olabilecek kapı yok!
Şu an silkelenip kendine geleceksin!
25. Tekrar söylüyorum, kafana kazı istiyorum,
SEN ÖZELSİN,
SEN Bİ’TANESİN,
ÖNCE KENDİ, DEĞERİNİ BİLECEKSİN…..

Sonrası Dağınık Yatak

Sonrası Dağınık Yatak

Baba sonsuza gittiği gün  hayaller de meçhule doğru yola çıkar aslında. Sadece baba değildir kaybedilen; aynı anda bir de sevgilidir arkasından ağladığın.

Bazen yol, bazen de oyun arkadaşındır  giden ve bir daha geri dönmeyen. En büyük sırdaştır kaybettiğin.  Kaybedişi ilk  kabulleniştir  hayatta, ilk başlangıç istenmeyen ve hayatın kaybediş olduğu gerçeğinin ilk sızlanışı aslında. ”Ben böyle kaderin” demeğe başladığın gündür belki de.

Kız çocuklarının ilk sevgilisidir baba; kendini onunla özdeşleştirmiştir; karşılıksız sevgiyi onda bulmuştır çoğu zaman.

Şımratılıyor seviliyorsun ilk defa bir erkek tarafından  ve ilk paylaşımı onunla yaşıyorsun aslında. İsteklerini arka arkaya sıralarsın,  oyuncaklar bebekler ,sonra istenmesi güç ne varsa, bilirsin ki reddedilmeyecek.  Boynuna dolanan kolların hiç itilmeyeceğini biliyorsun, kendini güvende hissetmenin dayanılmazlığını yaşıyorsun . Kendin gibisin onun yanında değişmen gerekmiyor.

Baba denince akan sular durur, babaya beğendirmeye çalışırsın kendini,  köpüklü yapılan kahvenin en iyisi babanındır, başarının altında babaya uzatılan sevgi vardır; baba istemiştir. Baba için dünyalar yıkılır hayaller yeniden kurulur.

Babayla fısıldaşmalar göz kırpmalar, babanın omzudur ilk gözyaşlarının durağı. İlk tartışma babayla yapılır, dargın kalınamayacağı anlaşılır, sonrası yoktur bir daha.  İlk sevgilini yine babana anlatırsın ona benzesin istersin.

Ağlayış kaybolan gelecektir aslında,  vurgun yemiş hayallerindir  gerçekte. Bir daha yerine konamayacak bir sevginin arkasından bakarsın. Sonrası, öncesi derken böyle;  sırtını dayayacak boynuna sarılacak arayışlara başlarsın . Önceleri  yerinin doldurulamayacağını farketmezsin avunur durursun,  her seferinde yeniden  bir daha yanılırsın;  aramak bitmez, bir damla sevgi uğruna inim inim inlersin de duyan olmaz.

Önceleri sevgiyi ararsın  sahiplenilecek, sonra baba gibi der yine ararsın;  kimini baba yerine koyarsın.  Ama yanılgı uzak değildir her seferinde.

Kimini ”yanlış sevgi” der, terk edersin.  Kiminde aradaki kadına bırakır  çeker gidersin. Bazen usulca yaklaşırsın; acemice uzanan ellerin havada  kalır. Terk etmek ve terk edilmek hayatının tam ortasına düşer; erken çekip gitmeler babadan mirastır aslında.

Bazısında yanılgıyı kabullenir şaşırır kalırsın, bazen de susarsın ki anlaşılmasın şaşkınlık diye. Kollarını uzatırsın temkinlice, boşta kalınca sallanırsın serserice.

Sonra değeri kalmamıştır aramaların, sonrası dağınık bir yataktır geriye kalan . Her gün yeniden yanılırsın, babanın yerini dolduramayacağını kabullenirsin her seferinde. Kiminde doğruluk ararsın, kiminde sevgiye doyarsın, birinde ihaneti digerinde  çıkarları uzaktan seyredersin. Bir gün  aramaktan vazgeçersin, vazgeçer de baba aklına geldiğinde iki damla göz yaşını içine akıtırsın.

Hem dayanmayı öğrenirsin hem de hayatla dalgayı. Omuzların çökmüştür ama hala bir umut vardır içinde. İsyanlar büyür, büyür de öyle kocaman olur ki bir gün, gitmekle kalmak arasında bocalar durursun.

Bundandır ki çevremde bir  baba-kız aşkı gördüğümde usulca yaklaşıp yanlarına dürtmek gelir içimden sahip çıkın birbirinize zaman kısa demek isterim her seferinde .

Öylesine…iki   (yazar adının saklı kalmasını istedi)

Öylesine…iki (yazar adının saklı kalmasını istedi)

Hayat bir şey istediğinde,

İşte hayat dediğimiz şey yani,

Böyle gelip bir şey istediğinde,

bakarım yüzüne.

 

“Gel” derim, “gel”

“Verecek bir şey yok bende ama,

Alacak birşeyler kaldıysa eğer,

eğer alıp da yerine koymadığım bir şey bulursan heybemde

gel…”

 

Yeterince çok acı çekip, yeterince çok “yeter” dediyseniz, ve alınacak bir söz, verilecek bir hesabınız kalmadıysa, ya da en azından kalmadığını düşünebildiyseniz,

öyle öylesine değil, sapasağlam, delikanlısından, en dikinden, en dolambaçlı, en karanlığından bir yokuşu çıktıysanız, artık kolay kolay vermezsiniz bu hayata kendinizden.

 

Ama “gel” dersiniz, “gel bakalım…”

Al abiliyorsan al, söküp götüreceksen mutluluğumu, yani, ”yerse yani” kıvamında davet ettiğinizde hayatı, hayatınıza,

korkar siner karşınızda.

Bunca yokuşu, bunca acıyı haybeye yaşamadıysanız eğer, eğer ölecek bir candan başka, ki o da kimseye fayda sağlamaz, yani beş para etmez dünya parasıyla, şöyle en affillisinden, en sağlamından bakacaksın hayatın gözünün tam içine.

”Siner” karşında.

Öyle bir siner  ki, “varsa istediğin buyur gel sen al” der gibi siner.

 

 

Bu hayatın iki yönü var senin için.

Ya alırsın, ya verirsin.

Her an herşeyi vermeye hazır olan her an herşeyi alır bu hayatta.

 

O yüzden korkma.

Başına gelecekler başına gelenlerden kötü olmayacak.

Beterin beteri vardır derler ya,

Hadi bakalım….

Çok adamsa,

En beteri dikilsin karşıma….

O mu bana, ben mi ona?