Gidersin…

Gidersin…

Bir bakarsın ki bir gün, olmaz yapmam dediğin her şeyi tek tek yapmışsın. Bitmez, gitmez dediğin her şey bitmiş, onlar da gitmiş. Üzüldüğün, ağladığın geceler boyu uykusuz kaldıkların, bir yabancı olmuş. Önce hayret edersin sonra alışırsın, sonra daha az hatırlar olursun. Gittikçe aklına gelmez olur kavgalar, neden olduğunu bilmezsin küslüklerin. Sahi en son ne zaman hatırladım dersin, sabah daha bir neşeli uyanmaya başlarsın. Yerini tutmaz dediklerin bir bir girer hayatına başka dünyalara kapılar açar sessizce, yeni bir huzurun başlangıcını getirirler hayatına. Gülersin kahkahalarla o nedensiz kavgalara, hani bırakıp gittiğin insanlara. Huzur dersin, en önemlisi huzur. İnsan ki tercihleriyle yaşar dersin, güler geçersin. Uzaktan bakarsın da sadece güzellikler kalmış aklında. Bir de kötülüğün hissettirdikleri, silinmesi gereken. Bir gün telefondaki o numara bile ağır gelir silersin, işte o zaman gidersin…İnsansın işte bir damla sevgiye biraz huzura, değer verene , sen de canını verirsin… Değilsek de yakın, uzak da sayılmayız büsbütün… demiş şair her kimin için demişse…

İz Bırakmadan

İz Bırakmadan

 

Ve ne kadar seviyorum kaybolmayı. Bir sabah erken direksiyona geçip bakalım nereye gider bu yol diye yola çıkıyorum, ne güzel oluyor son günlerde. Hayatın kollarına kendimi bırakıp razıyım herşeye dediğim günlerden biri. Uzun zaman oldu hayatı planlamayı bırakalı; eskiden ne çok gurur duyardım kendimle, ben yaptım bu hayatı diye. Şimdi ne kadar huzurluyum kendimle, sana bıraktım bu hayatı sen yaz ben oynayım diye. Kolay oluyor böylesi, nasılsa planlar tutmuyor beklentiler küçük tutuluyor. Hayat işte akıp gidiyor olsam da içinde olmasam da planlarda. Yaşamın ucundan tutmak gibi ama tam ortasında yaşamak gibi bir şey aslında. Planlar çok yüksek beklentiler çok büyük benden ama yine de sen yaz ben oynayım. Söz sana isyan yok itiraz düşünmüyorum.

Yolculuk ilginçtir. Yol sürerken dağlar denizler, ağaçlar ve ormanlar, yaşamın sürekliliğini anlatır durur, geceden kalmıştır mahmurdur, insanlar vardır karmaşada telaşta, bir çocuk vardır kıyıda denize uzaktan bakan, bir adam vardır başında şapkası, kaybolmuşluğu yaşayan, boşluğunun bilincinde olmayan, yardım edemediğiniz, kendi plansızlıklarını yaşamaya çalışan,  yeni bir panceredir yolculuk, yeni bir hayata doğru.

Yaşam denilen yolculuk ne kadar da anımsatır, tüm özlemlerin doyumsuz kaldığını, yorulmadan aramadan, ve planlamadan, canının acısını hissetmeden, sınırlarında yaşayıp sınırsızlığa koşmak gibidir yolculuk. Öyle bir duygusuz ki, tüm duyguları kucaklayan, yaşamı kucaklayıp yeniden duygularını savurmak rüzgara, yola koyulmak yolu arkadaş tutmak gibidir yolculuk.

Her an, yaşar; her an, ölüdür, uzaktır yolun sonu ama gidersin, içindeki rüzgarın sesini duyar da iz sürersin gidersin amaçsızca duygusuzca hissetmeden, huzurla kucaklarsın da kendini, açık mavi koyu mavi lacivert ve kurşini bir gök yüzünün tam ortasında sonsuzluğu hissedersin de, yolun sonunu merak etmezsin, yaşamın sonuna seyahat edersin, geçmişi bırakamazsın, ciğerlerini yakan derin bir nefes alırsın tüm gücünle insanlara bakarsın yollarda, çocukları görürsün o yüzlerde, hayal kırıklıkları gerçekci çarpar suratına, tekerlek döner gidersin yolun sonunu bilemezsin.

Yükseliş ve düşüşler vardır yolda, tümsekler vardır, bazen bir çiçek bazen bir böcek huzurlu. Hiçsizliği hissedersin kaybolmuşlığun huzurunu yaşarsın da, sonra açarsın camı bağırırsın rüzgara, ”onayladığınız tüm yaşamlara selam olsun ben gidiyorum, yokum bu çizdiğiniz sınırlarda, ben yeni planlara yeni yerleri görmeye gidiyorum”. Gidersin… İz sürersin önceleri sonra bırakırsın iz sürmeyi, o senin izini takip eder gelir arkandan, yakandan tutar fırlatır başka yöne, bilirsin ki o güzellikler yeni vaadler sunar, bakmazsın arkaya güler geçerşin. Gelecek kaygısı olmadan ruhuna hükmetmeden. Bu bir hayat meydanı, hem er meydanı hem de savaş meydanı.

Plansız gelmişsek bu hayata, planlı yaşamak niye? Kaybolmak en güzelinden. İz bırakmak yol ayırımında, yeni oyuna doğru…sessizce, usulca huzurla…

 

 

Huzur

Huzur

Gün doğarken ufukta sessizlik vardır, doğum sessiz bir çığlık gibi sarsar insan bedenini.  Merak vardır korku vardır uzaktaki bilinmeyene, beklenen gelemeyene. Sessizce bakarsın ufka da bir şey göremezsin ağır bir duman vardır. Gün yükselirken tüm renkleri kıskandırırcasına gözlerini kaparsın bu renk karşısında, sessizliği yeniden yaşamak istersin de, göz kapaklarının altındaki ses susmaz konuşur durur, kaçmak istemezsin daha sıkı kapatırsın gözlerini, kumdaki küçücük ayak izlerini takip edersin arkaya bakarsın, çadırın içindeki hareketi izlersin usulca. Uykuda zaman harcamak istemezsin, bir an daha dersin, kadına bakarsın adama bakarsın çadırdan dışarıya uzanmış beş çift ayak gelir aklına. Güneşten yanmış yüzün gelir de, acısı en derinde bilirsin. Karpuz kabuğu derler ya,aklına gelir,  işte öyledir dirseklerinden akmadan yenilen karpuz, karpuz olmaz bilirsin.

 

Uzağa bir daha bakarsın göz kapaklarını usulca açarak sessizliği bozmazsın. Kıvrım kıvrım dalgalar görününce uzaktan, deniz alabildiğine seçilmişken artık, dalgaların arasından süzülen bir gölge ürpertir içini de, sabah serinini bir kez daha hissedersin, başın önünde gözlerin merakta, bir resmin değişimine tanıklık yaparsın, için titrer üstündeki kazak seni ısıtmaz, güneş tepede olsa da, sadece seçilmişliği artırır, kendini ısıtır. Nereye gidersen demişlerdi, nereye gidersen git ‘sen seninle gideceksin’ geride bırakmaya çalışma ”sen, seni dinleyeceksin”.

 

Önce bir ses gelir, sonra bir tekne belirir uzaktan, bir el sallanır, anlamazsın, arkaya bakarsın kimse yok dersin de elini ürkek kaldırırsın bir dost selamlarsın. Denizin içinden çıkmış bir masal gibidir her şey, bir adam belirir teknede önce, sonra yanında bir kadın fark edersin. Beklersin gelmelerini, yanına demir atmalarını, usulca yaklaşırsın, rast gelmiştir değil mi dersin. Balıkları ayırırken tek tek, istiflerken sandıklara bir bakarsın, yılları anlatmışlar sana, tam kırk beş yıldır bir yastıkta geçen bir ömrü sığdırmışlar küçücük tekneye. Üç oğlan bir kız, üç torun vardır teknenin geçmişinde.

 

Gün tepeye tırmanmıştır, liman gözler önündedir tüm karmaşasıyla, bir çocuk sesi duyulur uzaktan, sahildeki bir adam temizlik yapıyordur, huzuru süpürürcesine. Sandıklar balıkla dolmuştur. Anlatmışlar gülmüşler en çok işlerini yapmışlardır, beni de merak etmişlerdir, ama deniz hırçındır, öyle yalnız açılmamalı, yalnız kalmamalı, korkmalı denizden affetmez. Uzakta görünen bir Rum adası gitmek istersem, adalar her zaman iyi olurmuş, hem daha bozulmamış, dediler. ”Ada” dediler, içimi ezdiler.  Kekik kokusu sarmış her yanı, keskin insanın göğsünü yakan bir koku. Gözleri yaşartan, insanı bunaltan bir koku.

 

Gitme zamanı, ellerim buruşmuş, ayaklarım ıslanmış. İçim üşüyor, gün doğmuş. Uzaklardan bir kahve kokusu geliyor. Sahilde yürüyen birkaç adam. Deniz sakin, gece huzurlu. Sabah teknelerde bir çılgınlık, bir kavga gibi, martıların kavgası gibi birşey. Sahile atıyorum kendimi. ”İstanbul” diyorum ”yolunuz düşerse bekliyorum, taşı toprağı altın dedikleri yer” Adam gülüyor güneşin, rüzgarın sertleştirdiği keskinleştirdiği yüzünde koca bir tebessüm görülüyor. ”En çok insan kendine yalan söyler, avutur”. O küçücük sahilde, her köşesini adım adım gezdiğim limanda yeniden kayboluyorum. Ne demişler ” Sen, seninle gidersin”. Limanda bir adam uzakta, elinde iki kahve öylece bekliyor.

 

Assos…..