Riva…

Riva…

Hafta sonu yolum Riva’ya düştü. Yol üstünde olmamasına rağmen nasıl düştü diyenleriniz olacak tabii ki ama, eğer güzel bir gün, açık havada biraz huzur yaşamak istiyorsanız ve sessiz ve sakin bir ortam sizi mutlu edecekse, yolunuz Riva’dan geçmeli. Birkaç saat İstanbuldan uzak, İstanbulun yanında .

Riva adı nerden geliyor dedim bir araştırma yaptım ki gerçek bir Rumca sözcük olduğunu öğrendim . Riva sözcüğünün 2 ayrı kökeni varmış. Birincisi kelime anlamıyla Rumca’da “su kenarındaki yerleşme” olan bu kelime, Osmanlılara da aynen geçerek Karadeniz kıyısındaki bir köyün adı olmuş (Rumca karşılığı; “Rhebas”tır). İkinci olarak Rumcada “bataklık ve sulu yer” demek olup, buranın arazisi de ilk zamanlar bu şekilde olduğunu bize hatırlatmaktadır . Sonradan arazinin kenarına kurulan yerleşme, aynı adla anılır olmuş. 20 yüzyılın başlarında Rumların oturduğu, 1. Dünya savaşı sonrasında buraya Karadenizli göçmenlerin yerleştirildiği bilinmektedir .

Köyün kuruluşunun Cenovalılara kadar gittiği söylenmektedir.

İstanbula çok yakın , TEM otoyolu Kavacık sapağı yolundan ayrılıyorsunuz , Beykoz ilçesinde, eski köy yolları üzerinden 22 km gidiyorsunuz, karşınızda şirin küçük bir köy geliyor . Son yıllarda çok gözde bir köy olmasına karşın, hala şehir stresinden kaçıp kurtulabileceğiniz bir yer burası. Hele bir fotoğraf tutkunuysanız size sayısız kare verebileceğini unutmayın buranın .

Köye girişte sizi Riva deresinin üstündeki köprü karşılıyor . İlerledikçe hala bozulmamış köy meydanına ulaşırsınız . Ve uzayan giden bir kumsal vardır . Yazın çok kalabalık olduğunu duymuştum ama kışın kimseleri bulamazsınız. Kahvaltı yapmayı düşünüyorsanız sahildeki küçük balıkçıların uyanıp dükkanı açmasını bekleyeceksiniz . Öyle çok erken olmayacağını önceden kabullenin. Ama bizim yaptığımız gibi öğle saatlerinde, sahildeki bu balıkçılarda bir bardak şarap eşliğinde çok güzel balık yiyebileceğinizi unutmayın, ne de olsa Karadeniz lokantaları

bunlar . Çok ısrar ederseniz karalahana sarması bile bulursunuz .

Ve gelelim Cam Ocağı’na. Ne alaka, tam Riva’dan bahsediyorduk demeyin şimdi . Cam Ocağı Vakfı bünyesinde faaliyet gösteren Cam Ocağı, Rivaya çok yakın Öğümce köyünde, Beykoz’da. Rivaya gitmişken cam ocağını görmeden gelmek büyük bir kayıp olur düşüncesindeyim . Burası büyük bir atölye-işletme . Burada hem cam sanatını izleyebiliyorsunuz hem de arzu ederseniz cam ustalarının refakatinde siz de uygulayıcı olabiliyorsunuz. Ve tek kelime ile özetlersek camın değişimine tanıklık yapıyorsunuz . Oldukca büyük olan atölyede tam bir şölen izliyorsunuz . Ustalar bir yandan fırınların önünde camın ham maddesini ısıtırken diğer tarafta da buna üfleyerek şekillendiren bir başka usta sizin dikkat kesilmenizi sağlıyor. Bir yanda bir misafir, acemi tavırlarla cama üfleyemiyorken, diğer yandaki ustanın rengarenk camlarla nasıl oynadığını gözlemliyorsunuz. Küçük bir cam hammaddesinin insan elinde(tabii ki ele alamayacak kadar sıcak) nasıl şekilden şekile girdiğini ve nasıl nadide parçalar haline geldiğini izliyorsunuz. Size ayrılmış yerden izlemek yetmiyor bazen kendinizi ustaların yanına atmak istiyorsunuz ama yapamıyorsunuz çünkü heryerde fırın var her yerde cam var. Ve burdaki maceranızı arzu ederseniz cafede bir bardak çay içerek tamamlıyorsunuz, veya bu nadide parçalardan alabiliyorsunuz .

İşte Riva; İstanbula yakın , İstanbul gibi olmayan , köy denilen ve aslında köy hayatı sunmayan Karadenizin küçük bir yerleşim yeri. Gitmişken bir fotoğraf daha çekmek için saatlerce bekleyebileceğiniz bir yer. Hele bir de gün geceye dönünce Riva deresi ile Karadenizin birbirini kucakladığı yerde, güneşin alev alıp dereyı kırmızıya boyadığı saatleri fotoğraflamadan geri gelmeyin derim.