Huzur

Gün doğarken ufukta sessizlik vardır, doğum sessiz bir çığlık gibi sarsar insan bedenini.  Merak vardır korku vardır uzaktaki bilinmeyene, beklenen gelemeyene. Sessizce bakarsın ufka da bir şey göremezsin ağır bir duman vardır. Gün yükselirken tüm renkleri kıskandırırcasına gözlerini kaparsın bu renk karşısında, sessizliği yeniden yaşamak istersin de, göz kapaklarının altındaki ses susmaz konuşur durur, kaçmak istemezsin daha sıkı kapatırsın gözlerini, kumdaki küçücük ayak izlerini takip edersin arkaya bakarsın, çadırın içindeki hareketi izlersin usulca. Uykuda zaman harcamak istemezsin, bir an daha dersin, kadına bakarsın adama bakarsın çadırdan dışarıya uzanmış beş çift ayak gelir aklına. Güneşten yanmış yüzün gelir de, acısı en derinde bilirsin. Karpuz kabuğu derler ya,aklına gelir,  işte öyledir dirseklerinden akmadan yenilen karpuz, karpuz olmaz bilirsin.

 

Uzağa bir daha bakarsın göz kapaklarını usulca açarak sessizliği bozmazsın. Kıvrım kıvrım dalgalar görününce uzaktan, deniz alabildiğine seçilmişken artık, dalgaların arasından süzülen bir gölge ürpertir içini de, sabah serinini bir kez daha hissedersin, başın önünde gözlerin merakta, bir resmin değişimine tanıklık yaparsın, için titrer üstündeki kazak seni ısıtmaz, güneş tepede olsa da, sadece seçilmişliği artırır, kendini ısıtır. Nereye gidersen demişlerdi, nereye gidersen git ‘sen seninle gideceksin’ geride bırakmaya çalışma ”sen, seni dinleyeceksin”.

 

Önce bir ses gelir, sonra bir tekne belirir uzaktan, bir el sallanır, anlamazsın, arkaya bakarsın kimse yok dersin de elini ürkek kaldırırsın bir dost selamlarsın. Denizin içinden çıkmış bir masal gibidir her şey, bir adam belirir teknede önce, sonra yanında bir kadın fark edersin. Beklersin gelmelerini, yanına demir atmalarını, usulca yaklaşırsın, rast gelmiştir değil mi dersin. Balıkları ayırırken tek tek, istiflerken sandıklara bir bakarsın, yılları anlatmışlar sana, tam kırk beş yıldır bir yastıkta geçen bir ömrü sığdırmışlar küçücük tekneye. Üç oğlan bir kız, üç torun vardır teknenin geçmişinde.

 

Gün tepeye tırmanmıştır, liman gözler önündedir tüm karmaşasıyla, bir çocuk sesi duyulur uzaktan, sahildeki bir adam temizlik yapıyordur, huzuru süpürürcesine. Sandıklar balıkla dolmuştur. Anlatmışlar gülmüşler en çok işlerini yapmışlardır, beni de merak etmişlerdir, ama deniz hırçındır, öyle yalnız açılmamalı, yalnız kalmamalı, korkmalı denizden affetmez. Uzakta görünen bir Rum adası gitmek istersem, adalar her zaman iyi olurmuş, hem daha bozulmamış, dediler. ”Ada” dediler, içimi ezdiler.  Kekik kokusu sarmış her yanı, keskin insanın göğsünü yakan bir koku. Gözleri yaşartan, insanı bunaltan bir koku.

 

Gitme zamanı, ellerim buruşmuş, ayaklarım ıslanmış. İçim üşüyor, gün doğmuş. Uzaklardan bir kahve kokusu geliyor. Sahilde yürüyen birkaç adam. Deniz sakin, gece huzurlu. Sabah teknelerde bir çılgınlık, bir kavga gibi, martıların kavgası gibi birşey. Sahile atıyorum kendimi. ”İstanbul” diyorum ”yolunuz düşerse bekliyorum, taşı toprağı altın dedikleri yer” Adam gülüyor güneşin, rüzgarın sertleştirdiği keskinleştirdiği yüzünde koca bir tebessüm görülüyor. ”En çok insan kendine yalan söyler, avutur”. O küçücük sahilde, her köşesini adım adım gezdiğim limanda yeniden kayboluyorum. Ne demişler ” Sen, seninle gidersin”. Limanda bir adam uzakta, elinde iki kahve öylece bekliyor.

 

Assos…..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.