Babama Mektup

”Acıdan kaçmak yarayı açık tutar” dediler bilirsin değil mi? Hem çok uzun bir zaman oldu sana yazmayalı. Ben bu gün bu yarayı kapatmaya gelmedim, seninle dertleşmeye geldim sadece. Beni bırakıp gittikten sonra o kadar çok yazdım o kadar çok çizdim ki, ne sen sor ne ben söyleyeyim. Dayanamadı kalbin değil mi? Yaşadıklarına dayanamadın. Bize anlatmaya başladığın zaman 2. Dünya Savaşı’ndan başlardın hatırlar mısın? Açlık vardı ekmek bulamıyordunuz. Soğuktu, ısınmak için annenin koynuna giriyordun. 1927’de doğmuş, tam da ortasına düşmüştün dünyanın ve Kıbrıs’ın 1929 kaosunun. Biz ne çok gülerdik bunlara. Keşke yeniden yanımızda olsan yeniden anlatsan biz daha dikkatle dinlesek daha çok anlasak, bitmeyen hikayelerinin değerini.

Seni çok özledim Baba, çok özledim. Anlat deseler anlatamayacak kadar. Çok kızdım önceleri bizi bırakıp gittiğin zaman, çok içime kapandım ”Neden” diye sorgularken. Bir kış sabahı ki günlerden 16 Ocak sabah sekiz civarı ve günlerden Cuma,  neden böyle bir şey yaptın anlayamadım yıllarca. Hep sorguladım kendimi. ”Kızım doktor oldun işe yaramadı, hem de hiç bir işe dedim” dedim kafamdaki soruların cevabını bulamadım. Sen doktor olmamı istemiştin ya ben de olmuştum ya, hem sana bakacaktım hem de çorba yapacaktım ya yaşlandığında, sen beni neden bırakıp gittin? Çorba yerken hep gözüm yaşarıyor ya, aslında sıcak olmasından değil biliyorsun değil mi?

Dayanamadın değil mi? Yaşadıkların çok ağır geldi değil mi? Saysam sayamayacak kadar çoktu değil mi yeniden başlamak. 2. Dünya Savaşı. 1950 -54 -58- 63 -68 -74. Ne kötü sayılar bunlar, hep savaşı anlatan, hepsi 1900’lü sayılar. Hatırlar mısın bir sabah erken ben henüz uyurken kapımı çalmıştın. ”Kızım iyi değilim” demiştin, ben nasıl koşmuştum yanına, nasıl uzattım seni yatağa hatırlar mısın, hani bana anlatmaya çalışıp anlatamadığın o dudaklarından dökülen son sözcükler, hani elin elimde gözün gözümde geçirdiğimiz o birkaç saniye, bana asırlar kadar uzun gelen birkaç saniye. Bugün biliyorum artık o sözcüklerin anlamını. ”Kızım” dedin “yoruldum, çok yoruldum, her seferinde yeniden başlamaktan yoruldum. Seni, sizleri hep bir şey olmasın diye korumaktan çok yoruldum, bitmiyor bu savaşlar, unutamıyorum göçmenlik günlerini, unutamıyorum seni gece yarısı daha emniyetli bir yere kaçırdığımı, unutamıyorum abilerinden günlerce haber alamadığım günleri, unutmam mümkün değil yaralı dolu kamyonları, içine ölmüş bedenler karışmış kamyonları. Hastaneye getirilen o gencecik çocukların feryatları kulaklarımda çınlıyor. Annenle sizi iyi bir insan olarak yetiştirmek için çok uğraştık çok yorulduk, sen de şimdi okulu bitirdin, bana büyük armağan verdin ben gidiyorum babam, buraya kadarmış çok yorgunum ancak uzun bir uyku ile dinlenir bu bedenim.

Uykumda Küçük Kaymaklı’da hapis kaldığım günler geliyor aklıma, ölümden kıl payı kurtuluşum gelir. Hep sorguladım durdum suçum ne diye, bulamadım, galiba suçumuz Kıbrıs’ta doğmak, her zaman yeni bir savaşa hazırlanmak, hep yedekte biraz un biraz süt biraz şeker bulundurmaya çalışmaktan çok yoruldum babam, kalbim dayanamadı bu yorgunluğa, tam bitti derken diğeri, yeniden öteki geldi, 5 sene her akşam yaz kış demeden nöbet tutmaktan yoruldum, komşu bildiğim insanları, düşman mı diye düşünmekten ve onlardan korkmaktan yoruldum, sabah hangi sıfırla çarpılacağımı düşünmekten yoruldum, ben görevlerimi tamamladım, sen de okulu bitirdin bundan sonra yapacak birşeyim kalmadı. Kızım biliyor musun çok çalışmaktan da yoruldum, hep yarını düşünmekten, evim varken evsiz kalmaktan, çok ama çok yoruldum. Her savaşta kaybolan, ne olduğunu bilemediğimiz insanları düşünmekten, merak etmekten çok yoruldum, en çok da hayatla savaşmaktan yoruldum” dedin , benim bildiklerimi ve evde hiç konuşmadığımız gerçekleri anlattın bana tek tek. Peki sen biliyor musun baba, benim feryatla ”kader yok kısmet yok gidemezsin beni bırakamazsın” diye bağırdığımı. Duymadın mı benim ne kadar acı çektiğimi. Sen uykuya dalarken en derininden, benim aslında hayatımı aldığını, beni kimsesiz bıraktığını bilemedin değil mi? Ben biliyorum senin neler yaşadığını, o bizden ayrı geçirdiğin üç gün var ya üç gün hepimiz ayrı ayrı kitabını yazarız o üç günün.

”Sokak başında Birleşmiş Milletler’in arabaları geçiyordu, durdular baktılar bize, tüfek sırtıma dayalıydı, korktular beni öldüremediler, şimdi olmaz dediler beni eve getirdiler yarın gelip alacaklar, bu son gece” demiştin ya bize, sonra bir daha o günleri hatırlamamıştık ya hiç birimiz, sen de unuttuğumuzu sanmıştın ya baba, biz unutmadık, ya sen unutmuş muydun benim hala uykularımı bölen bu gerçeği?

Henüz büyümeden yaşadığın üst üste gelmiş savaşların hepsini biliyorum baba, soğuk kış gecelerinde hani göçmenlik günlerinde bizi oyalamaya çalıştığın günlerde bizi bir odaya toplayıp anlattığın masalların hepsini hatırlıyorum. Savaş vardı değil mi sen babasız kaldığında, yokluk vardı, yoksulluk vardı. Delikanlılık yıllarında bunlar seni çok üzmemişti, tektin, yalnızdın, bir anan vardı, bir şekilde tutunuyordun hayata. Ama sonraki yıllar var ya çocuklarını korumaya çalıştığın. Hatırlıyorsun değil mi bir akşam bizi kamyona doldurup karanlıkta  Kumsal’dan Lefkoşa’ya doğru yol alışımızı. Top sesleri arasında yolu bulmaya çalışmamızı . ”Hazırlanın hanım” demiştin “hemen gidiyoruz, kızımız büyüdü artık gitmeliyiz, Rum askerleri karşıya gelmiş”, hazırlanmıştık, yani kamyona dolmuştuk. Ne çok korkmuştum o akşam sana bir şey olacak diye, ne çok korkmuştum kamyon bir top ateşinin altında kalacak diye. Hatırlıyorsun değil mi sabahın erken saatlerinde evimizin karşısındaki boş araziye yukarıdan inen askerleri ve her birini ayrı ayrı gözlerimizle takip edişimizi.

 

Kurşun sesleri arasında onlardan gelen feryatları hatırlıyor musun? ”Bu da gitti yanlış yere indiler hanım” diye her seferinde arkasına saklandığımız duvarın gölgesinden çıkıp yeniden yerine çöküşünü ben unutmadım babam, sen unuttun mu o feryatları, o kulak tırmalayan feryatları. Karşıda Rum askeri ve Türk askeri karışık, biz saklanıyoruz, inmişlerdi de yanlış yere inmişlerdi hatırlıyor musun?
Hem ben sana çok da öfkelenmiştim biliyor musun? İnsan 5 sene haftanın her gecesi asker nöbeti tutar mı baba ya? Bu nasıl bir askerlik ki bitmemişti sende. Ben çok ağlıyordum her akşam seni beklerken pencerede… Ben galiba senin hep benim yanımda olmanı istemiştim.  Annemle ne çok geldik senin dükkana hatırlıyor musun, sen marangoz dükkanında askerin masasını sandalyesini yaparken, iki abim de seninle yarışırken beceride, ben elimde çekiçle ne çok çivi çaktım masaların ayaklarına. Beni oyalamanın bir yolunu bulmuşlardı abiler, eline bir çekiç, üç beş mıh, oyalansın çocuk, yoksa o günlerde anlamışlar mıydı benim, yıllar sonra  babaya ihtiyacım olacağını? Bense ne çok keyif yapmıştım sizinle geçirdiğim o zamanda. Bu günlerden kalmadır kendi işimi kendim halletme alışkanlığı bilirsin.
Bir sabah uyandığımda senin gözlerin kan çanağına dönmüş öylece otururken buldum seni, hiç unutamam. Kucağına atlamıştım neden evdesin diye. Sen söyleyememiştin annem söylemişti ”evimizin yandığını”, ben ne çok ağlamıştım benim de bir yatağım olacaktı yeni evimizde, şimdi yine olamayacak ben ablamlarla yatmak istemiyorum demiştim. Sen sarılmıştın boynuma ”kızım gel bakalım tekne kazıntım, tabii ki olacak, artık burada oturmayacağız, senin ayrı odan olacak demiştin” ve kısa süre sonra yeni bir eve çıkmıştık. Kendi evimiz bir gecede yanmış, biz yine Kaymaklı’ya dönememiştik. Yıl 1968 değil miydi? Hani hepimizin büyük umutlarla gece gündüz çalıştığımız, evimizi yeniden yaptığımız o yıl…1968…
Baba sen sadece bizim için yaşadın biliyorum. Bazen diyorum ki acaba bizler 5 çocukla bir akşam ortada kalsak devam edebilir miyiz bu hayata? Bir akşam ne çok yalvarmıştım sana ”İstanbul’a geliyorsun değil mi?”
Ne çok istemiştim benimle İstanbul’a gelmeni. Sen sadece ”Kader, Kısmet” demiştin hatırlarsın. Ben tepinirken ”Kader yok, kısmet yok baba” diye, ”Hanım deli bu kız” demiştin, “kaderin önüne geçilmez kısmetten ziyadesi olmaz”. Halbuki bilmeliydim Kıbrıslı en çok kadere ve kısmete inanır. Çünkü Kıbrıslı bilir ki gece yattığında sabah savaş çıkmış olabilir, bilir ki bir akşam hakkında verilen kararları birileri uygulamak için gelmiştir. Kıbrıslı’nın kaderi masa başında yazılır. Ne çok hayatlar kararır, ne çok umutar kaybolur kimse hesaplamaz bunları. Kıbrıslı için” kısmet” duadır aslında.  ”Kader” vazgeçilmezdir.
Sonra ne oldu biliyor musun baba, soğuk bir Ocak günü seni toprağa verdik. Sonra Lefkoşa’nın yarısı mezarlığa geldi. Diğer yarısı bizim evden geçti. Derviş Usta için ağladı dükkan komşusu, asker arkadaşı, dostu, ailesi, esnaf, bürokrat, doktor, avukat, yoğurtçu, yumurtacı, camcı , ayakkabıcı. Ben en çok senin soğukta üşüyen ayakların için ağladım. Hani nöbete giderken annem senin ayakkabılarının içine gazete kağıdı koyardı sıcak tutsun diye, ben hala denerim bazı zamanlarda seni yanımda hissetmek için. Sonra seni bıraktık ve öylece geldik o soğukta, o toprakta. Kader dedik kısmet diyemedik. Bir insanın kalbinin bunca savaşa  dayanamayacağını hep bildik hiç dile getiremedik. Bir insanın 5 çocukla sokakta kalamayacağını hiç hesaplayamadık. Bir akşam ve sonra kaç akşam,  hayatının başına ve sonuna sıfır katılabileceğini hiç ama hiç kabul edemedik.  Bir insanın 5 yıl asker nöbetine gidemeyeceğini anlayamadık. 63 savaşı tam bitmişken, bırakıp kaçtığı evine bir daha gidememenin acısını yüreğinde çok ağır yaşayacağını hesaplayamadık. 68’de evi yandığında çocuklarının yüzüne bakamayacağını, hissedeceği mahcubiyeti hiç anlamadık, aslında biz anladık da onlar anlamadılar. 74’te iki oğlunu savaşa gönderip, kızını yabancı askerlerin zorbalığından korumak için gece yarısı bir meçhule doğru yola çıkmak zorunda kalmanın ne büyük bir acı olduğunu hiç hesaplayamadık. Bunun hesabını soracak kimseyi bulamadık karşımızda. Kendimizle hesaplaştık kendimize sorduk durduk, sorduk da cevabını yine bulamadık.
59 yaşındaydı dediler, kalp krizi dediler. İlk kriz çok ağır geldiği için kurtaramadık dediler. Her şeyi söylediler. Ben sadece baktım bunları söyleyenlerin yüzüne, sesim çıkmadı, gözyaşım durmadı, inanmadım bu yalanlara, içimden bir ses ”Bu kadar yaşaması bile mucizeydi, bu acılar tahammür edilmezdi babam” dedi. Sonra; aslında sonrası yok, hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmadı benim için ama hiçbir şey. Kendime iki baba seçtim, ağladığımda boynuna sarılacağım, sevindiğimde paylaşacağım iki baba. Onlar bunu bildiler, kabullendiler, baba oldular bana,  bir kadının hangi yaşta olursa olsun bir babaya ihtiyacı olduğunu hep hatırladılar.
Annem mi? Annemin Alzheimer denilen bir yoldaşı var bu günlerde, kendi dünyalarında ikisi birlikte yaşıyorlar, biz kapıyı aralamaya çalışıyoruz, içeri girmek için uğraşıyoruz ama çok anlamlı olmuyor. Bazen fotoğrafları alıyorum oturuyorum dizinin dibine, Alzheimer’i kovalıyoruz oralardan. Tek tek bakıyoruz birlikte, sonra senin fotoğrafına geliyor sıra, alıyor eline bakıyor, bakıyor ”Baban” diyor “erken gitti…”
“Erken gitti anne” diyorum, gülüyor ”Kaymaklı’da çocukları rahat etsin diye en büyük evi yaptırmıştı” diyor, “çok iyiydi, hiç şikayetim olmadı” diyor… Başımı kaldırıyorum, yüzüne bakıyorum, ne bir damla yaş gözünde, ne bir isyan sözlerinde. Alzheimer’i yeniden çağırıyorum yanımıza, hatırlamasın istiyorum, o evde çok kısa bir süre oturduğunu hatırlamasın. Ağlamıyor, hatta hafifçe gülüyor, sonra ben onun yerine de ağlıyorum, hatırladığım her geçmiş için.
Huzurla yat Babam, huzurla. Bu gün 16 Ocak, benim kara günüm. ”Kader”in benim hayatımı benden aldığın gün, ”Kader ve Kısmet”e her Kıbrıslı kadar inanmaya başladığım gün.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.