Hayat Benimle Dalgasını Geçiyor

Kamyonda gidiyoruz. Ben ve annem, babamın yanında oturuyoruz. Kucağımızda iki bebek var.  Kamyonun arkasında arka komşular. Göz gözü görmüyor, her yer karanlık. Uzaktan kurşun sesleri duyuluyor bazen. Nereye gittiğimizi anlayamıyorum. Bazen bir  bomba patlıyor biraz aydınlanıyor yollar, yolumuzu buluyoruz, devam ediyoruz. Babam konuşmuyor. Annem kucağındaki minik kıza sarılmış. Ben minik abiyle sarmaş dolaş “Korkma teyzeciğim” diyorum. Minik abi, benim oyun arkadaşım, oyun oynadığımızı sanıyor. Saat kaç bilmiyoruz, saatle işimiz yok. Günlerden ne,  hatırlamıyoruz. Uzaktan bir ses duyuyorum, bir feryat. Babama bakıyorum, o bana bakmıyor yolu kaybetmemeye çalışıyor. Birkaç saat öncesine kadar  evimizin yanındaki arazide kurulan havan topunun bizleri koruyacağını sanıyorduk. Korumak ne kelime, hedef olmuşuz. Asker, babamın yanına gelip de, “Hemen gidin buradan, düşmek üzereyiz, kızın var Derviş usta, etrafımızı sardılar” diyene kadar evimizi terketmedik. Bu kaçıncı defa da demedik, aslında bir şey demedik. Elle gelen düğün bayram. Öylece evimizi bekledik . Bebelerimizi besledik .
Kumsal bölgesi… Sabah erken saatlerde burnuma gelen odun kokusuyla uyandım. Kocaman bir ateş yanmış, üstünde koca bir kazan. Her sene tekrarlanan alışkanlık. Bulgur kaynatıyoruz. Hava çok sıcak. Uyuyamıyorum. Sabah dört sıraları uyanıyorum ki, odamdaki iki minik derin uykuda, uyandırmamaya çalışarak giyiniyorum, kendimi bahçeye atıyorum. “İnsan uyur biraz” diyorum. “Güneş doğduktan sonra, bu sıcakta yapılmaz bu iş” diyor babam.  “Çocuklar kalkmadan bitsin” diyor annem. Ben ateşi karıştırıyorum. Babam düşünceli. Abilerimden iki gündür haber alınmamış. Ablalar iyi ki uzakta. Ben ortalarda palyaçoluk yapıyorum. Bebekler uyanınca onların oyun arkadaşı, annenin yardımcısı, babanın eğlencesi. Temmuz sıcağında karşımızda bir ateş, kafamızda iki ateş, iki alev topu gibi beynimizi kemiriyor. Ben abilerimin adını söylemiyorum iki gündür. Çok özleyince, özleme merak da karışınca, ne isim kalıyor ne de cisim; Ben özlem oluyorum, onlar ben oluyor.  Sıcaktan gözlerim yaşarıyor.
”Süt de aldım” diyor babam. ”Peksemet de vardı”. Annem bakıyor, “Tamam tamam” diyor “ben bir yere gitmem, evimden asla çıkmam. Çay mı içeceksin bey, yoksa süt mü?” diyor annem; aslında babamı başından savıyor. Gün yeni açılmaya başlıyor, ben bir o yana, bir bu yana gidiyorum, sonra “Evin önündeki çiçekleri de sula” diyor annem. Yürüyorum ki ön bahçeye, arka arkaya patlamaya başlıyor. Kurşun sesleri beynimizi delip geçiyor sanki. Babam yanıma geliyor ışık hızıyla, kolumdan tutuyor “Hemen evin arkasına!” diyor . Ben evin arkasına geçmiyorum, duvara yaslanıp aradan karşıyı seyrediyorum. Gözlerime inanamıyorum, evimizin tam karşısında gökten serpiştirilen insanlar var sanki. Paraşütler laleler gibi açmış her yerde. “Baba, baba” diyorum, “gel de gör!” Evin tam karşısındaki yol boyunca devam eden toprak yığınının arkasında gökteki laleleri görüyorum.  Kurşun sesleri arasında gökten düşerken lalelerin feryatlarını duyuyorum. Kulakları sağır edercesine bağırdıklarına tanıklık yapıyorum. Lalelerin başlarının yana yattığını görmemek için gözlerimi kapatıyorum. “Yanlış yere indiler” diyor babam. “İnecek diyorlardı ama yanlış yere indiler…” Dün dükkanın önünde konuşuyorlardı, gelir diyorlardı ama yanlış geldiler. Gözlerde bir telaş.
Annem kucağında iki bebekle geliyor, bana veriyor onları. Kız henüz bir yaşında, erkek ondan büyük, üç yaşında. “Çocukları aldım evden” diyor. “Tüfekler evde patlıyor sanki  çok ses var, duvarda da delik açılmış…”
Elimizde birer biberon, kucağımızda birer bebek, evin önündeki cehennem ateşini seyrediyoruz, gelenler kimler, inenler kimler, nereden geldiler bilmiyoruz. Gelenler de aslında gelemediler, bunu biliyoruz.
“Radyoyu getir” diyor babam, “gel dedem” diyor kucağımdaki kızı elimden alıyor. Kız sesten korkmuş, kendi sesi hiç çıkmıyor. Radyoyu açıyorum. Kahramanlık türküleri arasında indirme ve çıkarma hareketinin her yerden başladığını duyuruyor  bir ses. Annemin gözlerinde iki damla yaş ”Oğullarım” diyor. Sonra artık çok konuşmuyoruz. Konuşmak için gücümüz kalmıyor. Biz susuyoruz, tabanca tüfek konuşuyor. Gökteki son askerin de sesini duyduğumuzda çaresizliğimiz geliyor aklımıza. Sesler de kesiliyor, silah sesi de duymuyoruz. Babama bakıyorum “Bitti mi?” diyorum. “Şimdi başladı” diyor. “Nasıl başlar?” diyorum “yeni bitmişti, daha dün gibiydi. Göçmenlik yıllarını henüz unutmamıştık. Bir daha bu evden ben de gitmem” diyorum bir tafrayla. Dudaklarımı sarkıtıyorum, suratımı asıyorum, küser gibi yapıyorum, babam da çok takıyor beni zaten bu halimle. “Büyü artık” diyor, “büyü…” Biliyordu, hiç niyetim yoktu büyümeye. Ya çocuk kalacaksın hayatla dalga geçeceksin, ya da hayat dalgasını geçecek çocuk olmayı bilmeyeceksin diye karar veriyorum. Hem ben dalga geçtim, hem de hayat benimle dalgasını geçti sonradan.
Sonraki günler, kaç gün geçti bilmiyorum. Sokakta yaşıyoruz. Evin arkasında yaşam alanı yarattık, bahçede bekliyoruz. Neyi ve kimi beklediğimizi bilmeden bekliyoruz. Aklımız iki abide, cismimiz iki bebekle, annem susmuş, babam konuşmuyor, bebekler de ağlamıyor. Sessizlik, kurşun sesleri ile bölünüyor, yaşamın sesi havan topunun sesine karışıyor. Babam her an bahçeden gelecek birilerini beklemiyor. Bir meçhul yaşamda nefes almak iyi geliyor sadece.  Eve sadece ben giriyorum. Çocukların elbiselerini topluyorum, annemden babamdan gizli banyo yapıyorum, elbiselerimi değişiyorum. Annemle babam  beni takip edemeyeceklerini  anlıyorlar, hem de engeleyemeyeceklerini. Kafama ne eserse onu yapıyorum. Kimse benimle ilgilenmiyor, herkeste bir hayat derdi yıllardır. “Erkeklerle büyüdüm ben” diyorum, “abilerim ne yapıyor biliyor musunuz?” Babam “Kapıyı kilitle” diyor, sonra vazgeçiyor, “kilitleme” diyor. “Gelirlerse eve girebilsinler abilerin” diyor.
Önce Köşklüçiftlik bölgesine gidiyoruz kurşun sesleri arasında, gece çok karanlık. Karanlıktan hep korkuyorum. Kamyonun arkasındaki komşuları bırakıyoruz. “Kaybolduk” diyorum babama, avucunun içi gibi bildiği sokakları tarif etmeye kalkıyorum. Sonra Lefkoşa Genel Hastanesi’nin karşısındaki babamın dükkanına kendimizi atıyoruz. Sabah olmaya başlıyor. Çok hareketli bir yer burası,  sabaha kadar kamyonlar geliyor gidiyor. Bebekleri tahtaların üstünde uyutuyoruz. Ben yatmıyorum. Babam da yatmıyor.  Annem de yatmıyor ama bebekleri bekliyor.  Hava çok sıcak, içimiz yanıyor.
Bir gün, iki gün, kaç gün sayamadım. Kamyonlar geliyor, kamyonlar gidiyor hastaneye. Islatılmış peksemet yiyoruz, yanında hellim de oluyor bazen. Süt bebekler için. Kimseden haber alamıyoruz. Ablalar emniyette. Abiler nerede?  Sonra bir sabah “Ben bakacağım” dedim. Dükkanın önünde oturup beklemeye başladım. Uzaktan kamyon sesini duyar duymaz kendimi önüne attım, daha durmadan kamyonun üstündeyim, içi yaralı ve ölü insanlarla dolmuş kamyonun üstünde ben onlara bakıyorum, onlar bana bakmıyor. Ben iyice bakıyorum. Abilerimi arıyorum. Babama bakıyorum, şöförün elinden listeyi almış, ölü ve yaralı listesini kontrol ediyor. Ben “Yok” diyorum, o da “Yok” diyor. Seviniyor muyuz, üzülüyor muyuz, bir haber gelsin de nereden gelirse gelsin diye düşünüyoruz belli ki. Tam on gün geçmiş,  ikisinden de bir ses gelmiyor. Sonra her kamyonda bunu tekrarlıyoruz, babamla aramızda gizli bir sözleşme var gibi davranıyoruz ama hissetiğimiz acıyı asla konuşmuyoruz. Babam anneme yalan söylüyor, “Bizimkileri Kaymaklı’da görmüşler” diyor; aklı bıraktığı evlerinde. Ben gülerken ağlıyorum, gözlerim yaşarıyor yorgunluktan. Umut gittikçe azalıyor. Annem bizden gizli ağlıyor. Bebeklerle talaşların arasında yuvarlanıyorum. Arkada, tahta yığınlarının arasında körebe oynuyoruz, saklandıkları yerden onları hiç bulmuyorum.
Bir akşamüstü dükkanın tam ortasında büyük abimi görüyorum. Sarılmıyorum, “Gerçek olamayacak kadar hayal” diyorum. O bana sarılıyor. Annem ağlıyor, babam ağlamıyor, “Geldi” diyorum, ben gülerken yine  ağlıyorum, sulu gözüm ya ondan ağlıyorum. “Küçük Kaymaklı’daydım” diyor abim, ”Abimi gördün mü?” diyorum, gözlerini bir an bizden kaçırıyor, ”Sabah gördüm, birlikte kahvaltı yaptık” diyor.   En gerçekten uzak ama en iyisinden ve en sevimlisinden bir yalan. Sonra gidiyor. “Baba” diyorum “iyilermiş”, babam  bana bakıyor, gözleri  ”Ben inanmadım bu yalana” diyor. Annem inanıyor, inanmak istiyor. Anlıyorum ki bir kadın istiyorsa en büyük yalana inanabiliyor.
Sabah oluyor, sadece günler tarihler değişiyor, çocuklar büyüyor, biz biraz daha yorgunuz, geriye kalan herşey aynı. Sabah, umutlara gebe olan sabah; dükkanın kapısında bekleme saatleri başlıyor benim için. “Biri geldi, diğerini bugün bulmalıyım” diyorum. ”Ben sizinle büyüdüm abiciğim, yalan olduğunu  anlıyorum” diyorum kendime. Karşıdan biri geliyor. Bakıyorum ki küçük abim, uzakta asker elbiseleri içinde karşıdan geliyor.  Ben bu elbiseleri hiç sevemedim. Koştum sarıldım, “Abim de buradaydı dün” dedim. Yüzünde güller açıyor, gözleri doluyor; ”Hiç görmedim onu 15 gündür” diyor, “iyi mi? Ben Küçük Kaymaklı’daydım” diye ilave ediyor. İki kahramanım oldu hayat boyu, her söylediklerine inandığım, her yaptıklarını onayladığım; bir baba gibi sırtımı dayadığım. Bunu kimse bilmiyor. Hayatımın iki kahramanı geri dönmüş, annem babam üzülmesin diye yalan söylüyorlar. Hayat sahnesinde büyük oyuncular.  Aferin dedim kendime aferin, iki kahraman, iki savaşcı. Söz verdiler, geriye döndüler.
Küçük Kaymaklı… Hayatımızın dönüm noktası. İkisinin de ilk akıllarına gelen. Babamın hayallerini süsleyen Küçük Kaymaklı. Ben çok hatırlamıyorum, onlar unutamıyorlar. Hayat dalgasını geçerken benle, arada yollarımız kesişiyor  Küçük Kaymaklı ile…

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.