Bayram Dediğim

Bayram Dediğim

 

Bazen zamanı kaybeder, mekanı bulamaz, bir garip kentte adı olmayan bir yerde bulur kendini. Sormaz sorgulamaz dalar hülyalara, gerçek nerede rüya nerede diye düşünmez, uzakları yakın eder eder de bir türkü dudaklarda, bazen bir korku gözlerde ama hep özlem iyisine kötüsüne. Kapar gözlerini, gözler inat, dinlemez kimseleri, görür en iyisini, unutmaz, en kötüsünü hatırlamaz.

Sabah erkenden kalkıp, gözlerini sandalyenin üzerindeki kırmızı rugan ayakkabılara dikmiş, öylece bakıyordu, sonra hep kırmızı ayakkabıları oldu hayatının her döneminde. Bayram gibi hissetmek için herhalde hep kırmızı ayakkabı giymeye çalıştı, özel günde, kendini özel hissettiği günde, aslında özlediği günlerde, içinde özlemin dayanılmaz olduğu günlerde hep eli kırmızı ayakkabılara gitti. Geceden banyoya girilmiş, oyle böyle değil derisini kanatırcasına yıkanmış yıkanmıştı . O bembeyaz çarşaflara yatamazdı yoksa., alttan odunla yakılan banyoya sıra ile herkes girmiş aklanıp paklanmıştı. Arife demişlerdi herkes yıkanmalı. Saçlar iki örgü olmuş sabaha kadar kuruması planlanmış, sabah bele kadar gelen o örgüler açılmış omuzlara dökülmüştü, yıllar boyu süren tekrarlayan alışkanlıklar işte. Önce bir ablaya gitmiş, sonra ötekine yalvarmış, sonra annenin dizinin dibinde beklemişti örgüler için, olmazsa olmazdı çünkü yoksa o bayram eksik olurdu, saçlar savrula savrula yürünmeli, arada eller ile şöyle havalandırılmalı, babanın eli öpülürken onlar salkım saçak dökülmeli, ”Ben büyüdüm artık ” demek istenmeliydi. Bayram parası alırken babaya sıkıca sarılmalı o saçları eliyle toplamalı yanakta öpücüğü tam hissetmeliydi.

Sandalyede rugan kırmızı ayakkabılar, eflatun renkte pantolon, beyaz bluz, aynı renk hırka, temiz ve yeni olması gereken çamaşırlar öylece beklemeliydi. Gözünü her açtığında onları tekrar tekrar kontrol etmeliydi. Öyle kalkar kalkmaz giyinmek gerekirdi, babayı öyle beklemeliydi, camiden geldiğinde ”Çorbalık” hazır olmalıydı ilk öpmeliydi elini hatta kimseye kaptırmamalıydı bu sırayı, kapıyı da o açmalıydı, camiden yapılan canlı yayını takip etmeli kanalı bulmalı yüksek sesle herkesin dinlemesini sağlamalıydı. Tek radyo evde, tek kanal yayında. Yayın bitince bilirdi ki baba az sonra elinde gazetelerle gelecekti. Bayram namazından sonra herkes camide bayramı kutlayacaktı birbirinin, seneye yeniden görüşelim denecekti, bir umut yeşerecekti herkesin içinde, ne olacak bu memleketin hali denecekti. Baba kapıdan girince bayram başlayacaktı. Babadan önce normal bir sabah, babadan sonra bayram sabahı oluyordu evin içinde. Sanki sihirli bir el uzanıyor değiştiriyordu herşeyi. Başka türlüsüne aklım ermezdi o zamanlar.

Kalkmalı hemen giyinmeli diye düşünürken, yanındaki ablaya bakılır aynı yatakta, oda küçük dört yatak sığar ben beşinci, bir akşam bir yatakta, diğer akşam başka bir yatakta misafir olurum.

Sonra gelsin çorbalar, misafirler gelmeden herkes karnını doyursun, Ramazan bayramıysa arkadan hemen tatlı yensin, Kurban baramı ise kurban kesecek kasap beklensin, önceden hazırlanan kaplar, bahçede hazırlanan kurban kesim yeri, ”yine kasap gecikti, hep boyle yapar bu adam lafları, başkasını çağırsaydın sitemleri, şimdi misafirler gelmeye başlarsa kim ilgilenecek bunlarla, bu etle, vallahi ben sıkıldım artık bu işlerden bu teşaştan ” sitemleri havada dolaşır kimse diğerini dinlemez, herkes susmayı tercih eder, şimdi bayram sabahı bir de kavga çıkmasın düşünceleri, kasap gelir kurban kesilir, biz çocuklar seyretmek için kurbanın başına doluşur, bir yandan gözümüzü kapatır, avuçlarımızla, bir yandan da parmak arasından seyre dalarız. Annem biraz söylenir ama eti paylaştırır, babam kurbanın ciğerini hemen tavaya atma telaşında evde misler gibi kavrulmuş ciğer kokusu, babam pidenin içine doldurur sıcak ciğeri, maydooz da konmalı, ben siyah ciğeri yemem itirazları, ben beyaz ciğeri yutamam sözleri benden, içine yoğurt da koyalım yutamıyorum diye heyecanlı sözcükler, evde bir telaş bir heyecan. 1 haftadır yapılan temizlik boşa gitmiş sanki giren çıkan, misafir yetişmişse sabah kahvaltısında ciğer de yer bizimle, yetişememişse şansına küssün, biz bize yeteriz, misafir umduğunu değil bulduğunu yer, kahve içer annemim güllacını yer gider. Gelen, giden, giren çıkan belli değil evde. Biz zaten yedi kişiyiz, gelenlerle, yemekte olanlarla ev bütün gün 15-20 kişilik bir telaşta.

Öğle olur yemek hazırlanır, adettendir herkes ayni anda oturur masaya, kahveler birlikte içilir ben getir götür işlerine bakarım, çok büyük işer başarmış endamımı da takınırım. Yemek hemen bitmeli oğleden sonra gelenler olur mutlaka,” kimse gelmezse ben giderim abime, abama” der annem.

Kimse yoksa öğleden sonra biraz uykuya yatılır ”Samur bir kürk örtülürmüş bayram günü uyuyanların üstüne ” der annem, demek ki öyle öğrenmiş annesinden. Babam güler, ben uykuyu kaçırmam, baba koynuna dalarım.

Başka türlüsüne aklımın ermediği günlerdi bu günler. Babayla geçen abilerle ablalarla süregelen güzel günlerdi. Gece hazırlanan panayır yerine gitmeden annemin yine sesini duyardım ”yeni ayakkabılarını giyme çizilir” Çıkarırdım o zaman kırmızı rugan ayakkabıları, sandalenin üstüne koyamazdım ama karşıki yatağın en altına saklardım, gece yattığım yerden görebilmek için…
Hale Erel

“Ben elinde silah olan insanları sevmiyorum ve ben insanın canını acıtanlara ”insan” diyemiyorum…”

“Ben elinde silah olan insanları sevmiyorum ve ben insanın canını acıtanlara ”insan” diyemiyorum…”

Arabadayız, annemin kucağında oturuyorum, bir yere gitmeye çalışıyoruz ama gidemiyoruz, engelleniyoruz. Arabanın etrafında elinde uzun silahlar olan adamlar var. Kaçmak istiyoruz olmuyor. Yüzümüze dönmüş silahlar var, birileri bağırıyor, anlamıyorum. Babam konuşmuyor, kızları var oğulları var kafasını sallıyor yüzü kızarmış sadece, ama sessiz. Biraz daha gidebilseydik keşke o zaman Türk sınırına gelmiş olacaktık, kurtulacaktık,  REGİS fabrikası uzaktan görünüyor. Kaçıyoruz, ama evimizden neden kaçıyoruz anlamıyorum. Arabanın önünü kesmiş askerler. Hepsinin uzamış sakalları var sigara var bazısının elinde; sonra bize uzak olmayan bir başka yanda bir karmaşa başlıyor, dikkatler bizim üzerimizden o yana kayıyor, arabanın önü açık artık, uzakta yerde yatan cansız erkek bedenini görüyorum korkuyorum hem de çok korkuyorum. Üstünde sadece pantolonu var bir de çıplak sırtında gezinen postallar var, cansız bedeni eziyor postallar. 4 adet postal ikisi başının üstünde geziniyor diğerleri sırtında geziniyor . İlk ben görüyorum, annem yüzümü kapatmaya çalışıyor babam “Geri dönelim” diyor. ”Ruso” diyor babam, kim olduğunu bilmiyorum. Araba çok kalabalık, ama ölüm sessizliği var kimse konuşmuyor. Annem geri dönelim diyor, geri dönüyoruz.

Başarısızlıkla o gün tanışıyorum, bir daha başarısızlık olmayacak hayatımda diyorum. Eve geri dönüyoruz. Kaçamıyoruz bu esaretten. İçeri giriyoruz beni yine masanın altına gönderiyor annem. Çok geçmiyor kapı kırılacak gibi dışarıdan yumruklanıyor. Babam kapıyı acıyor, biz bir avuç çocuk masanın altına saklanıyoruz,  ellerinde silahlarla içeriye sayısız asker giriyor. Sağa sola koşuşturuyor. Bizim evde çok çocuk var kadınlar var, abiler var, ablalar var ve babalar.

Etrafta postallar geziniyor ben masanın altından sadece postalları görüyorum, kafamı çıkarıp baktığımda bir de silahları ve namluları. Bağırıyorlar babama, annem yarısı Rumca yarısı Türkçe konuşuyor anlatmaya çalışıyor silahımız olmadığını ve çocukların çok korktuğunu. Yukarıya çıkıyorlar. Odalarda postal sesi, anlamadığım insan sesine karışıyor. Siyah paltosu ile bir adam geliyor, omzunda bir tüfek ellerinde tabancalar uzun paltosu uzun sakalıyla ve o kan çanağına dönmüş gözleriyle babamın karşısına dikiliyor. ”Bir daha yapma” diyor, “kaçmaya çalışma”. Bazıları Türkçe bazıları Rumca sözcükler. Babamın omzundan tutuyor, itiyor kanepenin üstüne.

Toparlanıp gidiyorlar; gidiyorlar ama kokuları ve korkuları kalıyor geriye. ”…….’du” diyor babam, tek kelime ile herkes anlıyor ne demek istediğini, ben çok küçüğüm galiba, anlamıyorum bu sözcüğün sihirini.  “Buradan hemen kaçmalıyız yoksa bunlar bizi öldürecekler.” Bir daha giriyoruz arabaların içine. Kaçmamız gerekli, gitmeliyiz bir daha dönmemeliyiz. Kısa sürüyor bu serüven de, yolu kesmişler silahlı adamlar. Bizi bir daha durduruyorlar, o kadar çok silah var ki çevremizde. Bağırıyorlar, silahlar vücudumuza dönmüş. Tiyatro gibi sanki, herkes ellerini kaldırıyor, kollar havada. Ben neden kollarını kaldırdıklarını anlamıyorum. Kollarım yanımda ve bana doğru yürüyen bir asker var karşımda. Bağırıyor bana anlamadığım bir lisanda, bir daha bağırıyor, ben ağlamak istiyorum ama karşıma bakıyorum iki göz benim gözlerimle karşılaşıyor kolları yukarıda gülümsüyor yüzüme, ben de gülümsüyorum abimin yüzüne bana verdiği cesaret için.

Biz daha önce çok oyun oynamıştık ama ilk defa böyle ”el kaldırmaca” oynuyorduk, hem de herkes bizimle birlikte oyun oynuyor. O anda yüzümde patlayan tokat, canımı öyle acıtıyor ki ben ağlayamıyorum. Kafamı kaldırıyorum bakıyorum o elin sahibine, elindeki tüfekten yüzünü göremiyorum, ama onun insan olmadığını anlıyorum, bir insanın çaresiz bir çocuğa vurmayacağını biliyorum. Ellerimi kaldırmıyorum. Boyun eğmemeyi o gün öğreniyorum. O gün, canım çok yanınca, ama gerçekten içim çok acıyınca, ve kalbim parça parça olunca, hayata gülümsemeyi öğreniyorum, kimse anlamıyor ne denli yıkıldığımı, aklım hep kalbime hükmediyor, yüzüme bir gülüş konduruyorum. Tiyatro geliyor aklıma, bitecek diye bekliyorum.

Yine engel oluyor o koca postallar gitmemize. Yine arabaya doluşuyoruz. Ben annemin kucağında, halam yanağımı öpüyor, ben abime gülüyorum, elini tutuyorum beni yine masanın altına götürürken ”Sen burada uslu uslu otur…’’ diyor

Masanın altındaki hayatım çok uzun sürmüyor. Yine kapı kırılacak gibi çalınıyor, önlerinde sakallı uzun, paltosu uzun, bir adam, arkada sayısız adam ellerinde tüfekler omuzlarında tüfekler, süngüler her yerde. Ben o gün yemin ediyorum ne gerçeği ne de oyuncak olanı benim evime bir daha girmiyor bir daha, asla silahla yan yana gelmiyorum. Ben tanıyorum o adamı babam ”……… ”demişti, hatırlıyorum. Bağırıyorlar erkekleri arıyorlar, odalara giriyorlar itiyorlar herkesi. Beni masanın altından çıkıyorum abim koşarak geliyor elimi tutuyor, diğer abimi arıyor gözlerim o kapının dışından bize bakıyor yanımıza geliyor diğer elimi tutuyor. Sonra 11 yas üstü 17 erkek ite kaka götürülüyorlar ve cenaze olmayan evde nasıl yas tutulduğunu öğreniyorum. Kardeşi için ağlayan kadınlar, eş için ağlayan kadınlar, evlat için ağlayan kadınlar ve baba için ağlayan çocukların sesleri birbirine karışıyor. Ablalar dolapların içindekileri yerlerden topluyorlar, annem  ağlamak ne demekmiş öğreniyor ve öğretiyor sanki bizlere, halam kardeşi için kendini yerlerden yerlere atıyor, kundaktaki bebek ağlamayı yeniden öğreniyor.

Ben bir daha göremeyeceğim babam için annemin eteklerine sarılıyorum, annemin gözü beni görmüyor hissetmiyor, beni tanımıyor, galiba kimseyi tanımıyor kendini yerlerden yerlere atıyor. Unutuyor bizi, aslında kendini unutuyor.

Kaç gün geçmiş kaç saat ilerlemiş kimse bilmiyor. Bir hareket var bahçede, sesler duyuluyor kapı çalıyor, bahçede erkek sesleri, bu sefer anlıyorum ne söylediklerini, halam geri gelen  çocuklarına sarılıyor, kardeşini soruyor ama kardeşini kimse bilmiyor. ”Dayımı bırakmadılar” sözcükleri çınlıyor kulaklarımda. Ve halamın kulaklarımı tırmalayan feryadına annemin sesleri karışıyor, biri eşe diğeri kardeşe ağıt yakıyor. Babamın cebinde bulunan bir mermi çekirdeği babamın eve gelmesini engelliyor, o mermi ki camımızı kırmış, yatak odasında dolabın kapağına saplanmış uğursuz, babam da almış cebine atmış unutmuş gitmiş telaştan. O mermi ki sayısız bize dönmüş tüfekten çıkmış, hedefine ulaşmış bir mermi. O mermi ki, sahipleri koca koca postallar giyen sakallı adamlar, söylediklerini anlamadığım, bizi neden öldürmeye çalıştıklarını bilmediğim adamlar.

Öldürememişler, Birleşmiş Milletler yetişmiş canının kurtulmasına. Yine ”……..” getiriyor bir akşam babamı bize emanete bırakır gibi yeniden geri gelip alacağını söyleyerek, o siyah yerlere kadar inen paltosu, uzun sakalları ve kan çanağına dönmüş gözleriyle. Sabah alacağını söyleyerek bırakıp ve gidiyor babamı. Ne fena bir şey insanın babasını emanet alması. Nasıl anlaşılmaz bir durum insanın eşini emanet olarak bir gece kollaması. Ben uzun siyah palto giyen erkekleri sevmiyorum. Ben elinde silah olan insanları sevmiyorum ve ben insanın canını acıtanlara ”insan” diyemiyorum.
Sabah olmuyor ama zaman çok erken geçiyor nedense. Kapı çalınca babam, hazırlanıyor gitmeye, bir bilinmeyene, arkaya bakıyor anneme, bana bakıyor ben kucağına fırlıyorum. Uzamış sakalı geçiyor tenime canımı yakıyor, ağlamıyorum, gözyaşım kalmamış belli ki akmıyor. Kapıyı açıyor babam usulca bizlere gözleriyle veda ederek ve bir kurban gibi, kapıdaki askerler ile göz göze gelince anlıyoruz babamın kurtulduğunu. Uzun boylu güzel, temiz yüzlü. Annem kapıya fırlıyor, abiler benden önce bahçeye atıyor kendini, bir İngiliz askeri beni kucağına alıyor, yürüyoruz birlikte kapıya, bahçeyi geçiyoruz yoldaki bir askeri arabanın yanına geliyoruz, bagaj açılıyor ve ben hayatımın en güzel şekerleri ve sakızları ile karşılaşıyorum. Şekerler mi beni ağlatıyor yoksa uzaktan bize bakan annem ve babam mı hatırlamıyorum. Bir tek şey hatırlıyorum o günlerden, abiler bagajdaki şekerleri bisküvileri  eve taşıyor,  babam anneme sarılmış, ben bir askerin kucağında en güzel çukulataların tadına bakıyorum.  Sonra sık sık bana ”Sulu göz” dediklerini hatırlıyorum. Sevindiğinde üzüldüğünde, hatırladığında geçmişi gözleri yaşaran bana ”Sulu göz” dediklerini biliyorum. Bayram olmadan bayram yapıyoruz. Ve bir daha silah mermi kurşun sözcükleri aklımıza gelmiyor. Her şeyi unutuyoruz. Şeker, çukulata, bisküvi ve uzun boylu, yüzü gülen, İngilizce konuşan askerler. Sadece bunları hatırlıyorum. Silahları unutuyorum, mermi ne bilmiyorum, yüzüme atılan o tokat iz bırakmıyor. İnsan olmadan asker olmuş o tiyatro oyuncularını bir daha hatırlamıyorum. İnsan olmayan, insan kılığındakiler benim oyunuma girmiyor bir daha…

 

 

Babama Mektup

Babama Mektup

”Acıdan kaçmak yarayı açık tutar” dediler bilirsin değil mi? Hem çok uzun bir zaman oldu sana yazmayalı. Ben bu gün bu yarayı kapatmaya gelmedim, seninle dertleşmeye geldim sadece. Beni bırakıp gittikten sonra o kadar çok yazdım o kadar çok çizdim ki, ne sen sor ne ben söyleyeyim. Dayanamadı kalbin değil mi? Yaşadıklarına dayanamadın. Bize anlatmaya başladığın zaman 2. Dünya Savaşı’ndan başlardın hatırlar mısın? Açlık vardı ekmek bulamıyordunuz. Soğuktu, ısınmak için annenin koynuna giriyordun. 1927’de doğmuş, tam da ortasına düşmüştün dünyanın ve Kıbrıs’ın 1929 kaosunun. Biz ne çok gülerdik bunlara. Keşke yeniden yanımızda olsan yeniden anlatsan biz daha dikkatle dinlesek daha çok anlasak, bitmeyen hikayelerinin değerini.

Seni çok özledim Baba, çok özledim. Anlat deseler anlatamayacak kadar. Çok kızdım önceleri bizi bırakıp gittiğin zaman, çok içime kapandım ”Neden” diye sorgularken. Bir kış sabahı ki günlerden 16 Ocak sabah sekiz civarı ve günlerden Cuma,  neden böyle bir şey yaptın anlayamadım yıllarca. Hep sorguladım kendimi. ”Kızım doktor oldun işe yaramadı, hem de hiç bir işe dedim” dedim kafamdaki soruların cevabını bulamadım. Sen doktor olmamı istemiştin ya ben de olmuştum ya, hem sana bakacaktım hem de çorba yapacaktım ya yaşlandığında, sen beni neden bırakıp gittin? Çorba yerken hep gözüm yaşarıyor ya, aslında sıcak olmasından değil biliyorsun değil mi?

Dayanamadın değil mi? Yaşadıkların çok ağır geldi değil mi? Saysam sayamayacak kadar çoktu değil mi yeniden başlamak. 2. Dünya Savaşı. 1950 -54 -58- 63 -68 -74. Ne kötü sayılar bunlar, hep savaşı anlatan, hepsi 1900’lü sayılar. Hatırlar mısın bir sabah erken ben henüz uyurken kapımı çalmıştın. ”Kızım iyi değilim” demiştin, ben nasıl koşmuştum yanına, nasıl uzattım seni yatağa hatırlar mısın, hani bana anlatmaya çalışıp anlatamadığın o dudaklarından dökülen son sözcükler, hani elin elimde gözün gözümde geçirdiğimiz o birkaç saniye, bana asırlar kadar uzun gelen birkaç saniye. Bugün biliyorum artık o sözcüklerin anlamını. ”Kızım” dedin “yoruldum, çok yoruldum, her seferinde yeniden başlamaktan yoruldum. Seni, sizleri hep bir şey olmasın diye korumaktan çok yoruldum, bitmiyor bu savaşlar, unutamıyorum göçmenlik günlerini, unutamıyorum seni gece yarısı daha emniyetli bir yere kaçırdığımı, unutamıyorum abilerinden günlerce haber alamadığım günleri, unutmam mümkün değil yaralı dolu kamyonları, içine ölmüş bedenler karışmış kamyonları. Hastaneye getirilen o gencecik çocukların feryatları kulaklarımda çınlıyor. Annenle sizi iyi bir insan olarak yetiştirmek için çok uğraştık çok yorulduk, sen de şimdi okulu bitirdin, bana büyük armağan verdin ben gidiyorum babam, buraya kadarmış çok yorgunum ancak uzun bir uyku ile dinlenir bu bedenim.

Uykumda Küçük Kaymaklı’da hapis kaldığım günler geliyor aklıma, ölümden kıl payı kurtuluşum gelir. Hep sorguladım durdum suçum ne diye, bulamadım, galiba suçumuz Kıbrıs’ta doğmak, her zaman yeni bir savaşa hazırlanmak, hep yedekte biraz un biraz süt biraz şeker bulundurmaya çalışmaktan çok yoruldum babam, kalbim dayanamadı bu yorgunluğa, tam bitti derken diğeri, yeniden öteki geldi, 5 sene her akşam yaz kış demeden nöbet tutmaktan yoruldum, komşu bildiğim insanları, düşman mı diye düşünmekten ve onlardan korkmaktan yoruldum, sabah hangi sıfırla çarpılacağımı düşünmekten yoruldum, ben görevlerimi tamamladım, sen de okulu bitirdin bundan sonra yapacak birşeyim kalmadı. Kızım biliyor musun çok çalışmaktan da yoruldum, hep yarını düşünmekten, evim varken evsiz kalmaktan, çok ama çok yoruldum. Her savaşta kaybolan, ne olduğunu bilemediğimiz insanları düşünmekten, merak etmekten çok yoruldum, en çok da hayatla savaşmaktan yoruldum” dedin , benim bildiklerimi ve evde hiç konuşmadığımız gerçekleri anlattın bana tek tek. Peki sen biliyor musun baba, benim feryatla ”kader yok kısmet yok gidemezsin beni bırakamazsın” diye bağırdığımı. Duymadın mı benim ne kadar acı çektiğimi. Sen uykuya dalarken en derininden, benim aslında hayatımı aldığını, beni kimsesiz bıraktığını bilemedin değil mi? Ben biliyorum senin neler yaşadığını, o bizden ayrı geçirdiğin üç gün var ya üç gün hepimiz ayrı ayrı kitabını yazarız o üç günün.

”Sokak başında Birleşmiş Milletler’in arabaları geçiyordu, durdular baktılar bize, tüfek sırtıma dayalıydı, korktular beni öldüremediler, şimdi olmaz dediler beni eve getirdiler yarın gelip alacaklar, bu son gece” demiştin ya bize, sonra bir daha o günleri hatırlamamıştık ya hiç birimiz, sen de unuttuğumuzu sanmıştın ya baba, biz unutmadık, ya sen unutmuş muydun benim hala uykularımı bölen bu gerçeği?

Henüz büyümeden yaşadığın üst üste gelmiş savaşların hepsini biliyorum baba, soğuk kış gecelerinde hani göçmenlik günlerinde bizi oyalamaya çalıştığın günlerde bizi bir odaya toplayıp anlattığın masalların hepsini hatırlıyorum. Savaş vardı değil mi sen babasız kaldığında, yokluk vardı, yoksulluk vardı. Delikanlılık yıllarında bunlar seni çok üzmemişti, tektin, yalnızdın, bir anan vardı, bir şekilde tutunuyordun hayata. Ama sonraki yıllar var ya çocuklarını korumaya çalıştığın. Hatırlıyorsun değil mi bir akşam bizi kamyona doldurup karanlıkta  Kumsal’dan Lefkoşa’ya doğru yol alışımızı. Top sesleri arasında yolu bulmaya çalışmamızı . ”Hazırlanın hanım” demiştin “hemen gidiyoruz, kızımız büyüdü artık gitmeliyiz, Rum askerleri karşıya gelmiş”, hazırlanmıştık, yani kamyona dolmuştuk. Ne çok korkmuştum o akşam sana bir şey olacak diye, ne çok korkmuştum kamyon bir top ateşinin altında kalacak diye. Hatırlıyorsun değil mi sabahın erken saatlerinde evimizin karşısındaki boş araziye yukarıdan inen askerleri ve her birini ayrı ayrı gözlerimizle takip edişimizi.

 

Kurşun sesleri arasında onlardan gelen feryatları hatırlıyor musun? ”Bu da gitti yanlış yere indiler hanım” diye her seferinde arkasına saklandığımız duvarın gölgesinden çıkıp yeniden yerine çöküşünü ben unutmadım babam, sen unuttun mu o feryatları, o kulak tırmalayan feryatları. Karşıda Rum askeri ve Türk askeri karışık, biz saklanıyoruz, inmişlerdi de yanlış yere inmişlerdi hatırlıyor musun?
Hem ben sana çok da öfkelenmiştim biliyor musun? İnsan 5 sene haftanın her gecesi asker nöbeti tutar mı baba ya? Bu nasıl bir askerlik ki bitmemişti sende. Ben çok ağlıyordum her akşam seni beklerken pencerede… Ben galiba senin hep benim yanımda olmanı istemiştim.  Annemle ne çok geldik senin dükkana hatırlıyor musun, sen marangoz dükkanında askerin masasını sandalyesini yaparken, iki abim de seninle yarışırken beceride, ben elimde çekiçle ne çok çivi çaktım masaların ayaklarına. Beni oyalamanın bir yolunu bulmuşlardı abiler, eline bir çekiç, üç beş mıh, oyalansın çocuk, yoksa o günlerde anlamışlar mıydı benim, yıllar sonra  babaya ihtiyacım olacağını? Bense ne çok keyif yapmıştım sizinle geçirdiğim o zamanda. Bu günlerden kalmadır kendi işimi kendim halletme alışkanlığı bilirsin.
Bir sabah uyandığımda senin gözlerin kan çanağına dönmüş öylece otururken buldum seni, hiç unutamam. Kucağına atlamıştım neden evdesin diye. Sen söyleyememiştin annem söylemişti ”evimizin yandığını”, ben ne çok ağlamıştım benim de bir yatağım olacaktı yeni evimizde, şimdi yine olamayacak ben ablamlarla yatmak istemiyorum demiştim. Sen sarılmıştın boynuma ”kızım gel bakalım tekne kazıntım, tabii ki olacak, artık burada oturmayacağız, senin ayrı odan olacak demiştin” ve kısa süre sonra yeni bir eve çıkmıştık. Kendi evimiz bir gecede yanmış, biz yine Kaymaklı’ya dönememiştik. Yıl 1968 değil miydi? Hani hepimizin büyük umutlarla gece gündüz çalıştığımız, evimizi yeniden yaptığımız o yıl…1968…
Baba sen sadece bizim için yaşadın biliyorum. Bazen diyorum ki acaba bizler 5 çocukla bir akşam ortada kalsak devam edebilir miyiz bu hayata? Bir akşam ne çok yalvarmıştım sana ”İstanbul’a geliyorsun değil mi?”
Ne çok istemiştim benimle İstanbul’a gelmeni. Sen sadece ”Kader, Kısmet” demiştin hatırlarsın. Ben tepinirken ”Kader yok, kısmet yok baba” diye, ”Hanım deli bu kız” demiştin, “kaderin önüne geçilmez kısmetten ziyadesi olmaz”. Halbuki bilmeliydim Kıbrıslı en çok kadere ve kısmete inanır. Çünkü Kıbrıslı bilir ki gece yattığında sabah savaş çıkmış olabilir, bilir ki bir akşam hakkında verilen kararları birileri uygulamak için gelmiştir. Kıbrıslı’nın kaderi masa başında yazılır. Ne çok hayatlar kararır, ne çok umutar kaybolur kimse hesaplamaz bunları. Kıbrıslı için” kısmet” duadır aslında.  ”Kader” vazgeçilmezdir.
Sonra ne oldu biliyor musun baba, soğuk bir Ocak günü seni toprağa verdik. Sonra Lefkoşa’nın yarısı mezarlığa geldi. Diğer yarısı bizim evden geçti. Derviş Usta için ağladı dükkan komşusu, asker arkadaşı, dostu, ailesi, esnaf, bürokrat, doktor, avukat, yoğurtçu, yumurtacı, camcı , ayakkabıcı. Ben en çok senin soğukta üşüyen ayakların için ağladım. Hani nöbete giderken annem senin ayakkabılarının içine gazete kağıdı koyardı sıcak tutsun diye, ben hala denerim bazı zamanlarda seni yanımda hissetmek için. Sonra seni bıraktık ve öylece geldik o soğukta, o toprakta. Kader dedik kısmet diyemedik. Bir insanın kalbinin bunca savaşa  dayanamayacağını hep bildik hiç dile getiremedik. Bir insanın 5 çocukla sokakta kalamayacağını hiç hesaplayamadık. Bir akşam ve sonra kaç akşam,  hayatının başına ve sonuna sıfır katılabileceğini hiç ama hiç kabul edemedik.  Bir insanın 5 yıl asker nöbetine gidemeyeceğini anlayamadık. 63 savaşı tam bitmişken, bırakıp kaçtığı evine bir daha gidememenin acısını yüreğinde çok ağır yaşayacağını hesaplayamadık. 68’de evi yandığında çocuklarının yüzüne bakamayacağını, hissedeceği mahcubiyeti hiç anlamadık, aslında biz anladık da onlar anlamadılar. 74’te iki oğlunu savaşa gönderip, kızını yabancı askerlerin zorbalığından korumak için gece yarısı bir meçhule doğru yola çıkmak zorunda kalmanın ne büyük bir acı olduğunu hiç hesaplayamadık. Bunun hesabını soracak kimseyi bulamadık karşımızda. Kendimizle hesaplaştık kendimize sorduk durduk, sorduk da cevabını yine bulamadık.
59 yaşındaydı dediler, kalp krizi dediler. İlk kriz çok ağır geldiği için kurtaramadık dediler. Her şeyi söylediler. Ben sadece baktım bunları söyleyenlerin yüzüne, sesim çıkmadı, gözyaşım durmadı, inanmadım bu yalanlara, içimden bir ses ”Bu kadar yaşaması bile mucizeydi, bu acılar tahammür edilmezdi babam” dedi. Sonra; aslında sonrası yok, hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmadı benim için ama hiçbir şey. Kendime iki baba seçtim, ağladığımda boynuna sarılacağım, sevindiğimde paylaşacağım iki baba. Onlar bunu bildiler, kabullendiler, baba oldular bana,  bir kadının hangi yaşta olursa olsun bir babaya ihtiyacı olduğunu hep hatırladılar.
Annem mi? Annemin Alzheimer denilen bir yoldaşı var bu günlerde, kendi dünyalarında ikisi birlikte yaşıyorlar, biz kapıyı aralamaya çalışıyoruz, içeri girmek için uğraşıyoruz ama çok anlamlı olmuyor. Bazen fotoğrafları alıyorum oturuyorum dizinin dibine, Alzheimer’i kovalıyoruz oralardan. Tek tek bakıyoruz birlikte, sonra senin fotoğrafına geliyor sıra, alıyor eline bakıyor, bakıyor ”Baban” diyor “erken gitti…”
“Erken gitti anne” diyorum, gülüyor ”Kaymaklı’da çocukları rahat etsin diye en büyük evi yaptırmıştı” diyor, “çok iyiydi, hiç şikayetim olmadı” diyor… Başımı kaldırıyorum, yüzüne bakıyorum, ne bir damla yaş gözünde, ne bir isyan sözlerinde. Alzheimer’i yeniden çağırıyorum yanımıza, hatırlamasın istiyorum, o evde çok kısa bir süre oturduğunu hatırlamasın. Ağlamıyor, hatta hafifçe gülüyor, sonra ben onun yerine de ağlıyorum, hatırladığım her geçmiş için.
Huzurla yat Babam, huzurla. Bu gün 16 Ocak, benim kara günüm. ”Kader”in benim hayatımı benden aldığın gün, ”Kader ve Kısmet”e her Kıbrıslı kadar inanmaya başladığım gün.

Geçmiş Bir Gün kabuğunu Kırar

Geçmiş Bir Gün kabuğunu Kırar

5- 6 çocuk mutfak masasının altında kendimize  ait alanda çok mutluyduk  . Herşeyin bir oyun olduğunu söylemişti babam. Bebeklerimiz vardı oyuncak ayılarımız da vardı .  Herşey yolundaydı . Sadece oradan çıkmamız  yasaktı . Ara sıra başımızı çıkarıp etrafı kontrol ediyorduk çocukça bir merakla ama o kadar . Abiler başlarında oyuncak asker şapkalarını geçirmişler ellerinde oyuncak tabancalar tüfeklerle, terasla salon arasında gıidip geliyorlardı . Şapkalar bazen el değişiyor babanın, dayının, eniştenin kafasına geçiyordu . Herkes oyun oynuyordu belli ki . Bazen masanın altına bir tabak uzanıyordu içinde biraz yiyecekle . Çok yememiz de yasaktı . Hiç anlamıyorduk şu büyükleri . Kimse bizimle ilgilenmiyordu . Evdeki herkesle birlikte çok güzel bir oyun oynuyorduk . Sesimizi çıkarmamalıydık . Bahçeye çıkamıyorduk . Abilerin ve erkeklerin yanına gitmemiz yasaktı . Masanın altı da her yerden daha güvenliydi . Ve biz 2-5 yaş arasındaki çocuklar mutlu ve mesuttuk.
Sonra bir akşam kapı çaldı. Çok kızmıştı dışardaki yabancı adamlar, kapıyı kıracaklardı sanki; nereden çıkmıştı şimdi bunlar?  Evin en yaşlı erkeği yüzü kıpkırmızı olarak yerinden kalktı . Diğerlerine baktı, kapıyı açmalıydı.Yürüdü ve kapıyı açtı ve salona tanımadığımız, ellerinde silahlar olan adamlar doluştu . Onar da oyuna katılmaya çalışıyorlardı belli ki . Ama biz çok korkmuştuk, bağırıyorlardı, odalara girip çıkıyorlardı; sonra evdeki 10 yaş üstü erkekleri bahçeye çıkarıldılar onlarla birlikte . Sonra gittiler.. O kadar…  Gittiler .
Annem ağlıyordu , halam telaşla öfke karışımı elleriyle bacaklarını dövüyordu . Bu nasıl bir oyundu?  Böyle herkes ağlarken oyun oynanamazdı ki.  Zaman kaybolmuştu .
Kızlar bizim karnımızı doyurmaya çalışıyorlar, çünkü kimse yemek yemiyor artık . Benim masanın altından çıkıp odalarda gezinmeye çalıştığımı kimse farketmiyor, benim varlığımın farkında bile değiller.  Gece güne bağlandı, gün geceye. Sonra bahçe kapısının önünde bir araba durdu büyük bir gürültüyle . Koyu yeşil renkli karanlık bir araba. İçinden  eli silahlı askerler çıktı önce, evdeki erkekler geri gelmişti, geride kalan kadınlar çok mutlu olmuşlardı. Oyuna devam edilecekti. Sadece babam yoktu aralarında . Önce annem telaşlandı sonra halam, sonra herkese bulaştı bir telaş.  Gözyaşlarına kimse dur demiyordu . Biz de oyunun bu bölümünde ağlamamız gerektiğini anladık. Bebekler, oyuncaklar bir yana, biz bir yana. Annemin eteklerine sarıldım, gözyaşlarımız karıştı. Gün karardı kapıda ayak sesleri. Kapıdakiler çok telaşlı, annem halama baktı, birlikte kalktılar kapıya baktılar . Kapı açıldı babam içeriye girdi. Annem neden hala ağlıyor , eksik kalmamıştı ; herkes geri dönmüştü. Hatta bir fazlamız vardı babamla birlikte gelen sakallı, karanlık  adam. Uzun siyah paltosu yerlere sürünüyordu. Elindeki tüfek yetmemişti cebinden de bir tabanca çıkardı; çok büyüktü. Babama sus işareti yaptı önce, sonra da ; ”Sabah 6’da” dedi,  kapıyı kapadı ve gitti.
Babam suskun annem suskun, demek ki son gece hep böyle suskun geçermiş. Gözyaşlarının sesini duydum sessizlikte, ağlamanın sessiz olduğunu öğrendim o gece. O gece, içim çok acıdığı zaman, ama gerçekten çok acıdığında susmayı öğrendim babamın gözlerinde ve hiç konuşmamayı. Sonra anladım ki bir daha gelecekmiş o sakallı karanlık adam,  birlikte gideceklermiş babamla ve bir daha dönmeyeceklermiş. Ben  babamın kucağında, babam paltosuna sarılmış, bekliyoruz sabahı. Sabah erken gelmesin diye ışıkları açmıyoruz . Gün doğmasın istiyoruz . Ama dünya durmuyor dönmeye devam ediyor inatla .Ben karanlıktan korkuyorum; güneş doğmasın istiyorum. Sonra hep karanlıktan korkuyorum.  Gün ışımaya başlıyor, annem suskun zaman durgun. Kulağımız kapıda. Kapının önünde  sesler duyuyoruz . Bir araba sesi geliyor kulaklarımıza. Annem babama bakıyor, babam anneme bakamıyor. “Çocuklar sana emanet” diyor; aslında bir şey demiyor ben anlıyorum. Sessiz kalmayı işte o akşam öğreniyorum. Kaybetmenin ne kadar sessiz olduğunu, bir daha konuşmamak gerektiğini sözsüz anlatıyor babam bize. Gözyaşı akmadan ağlamayı, isyan etmeden kabullenmeyi, kaybedince susmayı, gidenin arkasından sessizce bakmayı o akşam benliğime kaydediyorum. İnsanın sevdiklerini bırakıp gitmesinin çok zor olduğunu anlatıyor babam gözleriyle.  Usulca kalkıyor gözleri herbirimizin üstünde ayrı dolaşıyor; gözleriyle bize veda ediyor. Kimse diğerinin farkında değil, benim ellerimi abilerim tutuyor. Evin direğini kaybetme acısı sarıyor benliğimizi. Kapıyı açıyor babam,  şaşırıyoruz; gözlerimize inanamıyoruz;  elinde şekerlerle bize gülen öteki, farklı adamlar  odaya giriyor. Diğer karanlık  adamlar bir daha gelemiyor bizim olduğumuz yere. Öteki adamlar bizim kapının önünde bekliyorlar bir yere ayrılmıyorlar sabaha kadar. Babamın götürüleceğini duymuşlar, engellemek için gelmişler, oyun bozulmasın istemişler. Oyuna onlar da dahil olmuşlar. Oyun oynamayı, oyuna kaldığım yerden devam etmeyi,  onlar öğrettiler bana. Hayatın her zaman sürprizlerle dolu olduğunu, her sabah güneşin yeniden doğduğunu o karanlık geceden sonra öğrendim. Ama bir daha boyalı şekerleri sevemedim. Çocuklar gibi hissedemedim. Elime tutuşturulan o çikolataların tadından olmalı, ben aslında çikolatayı da sevemedim.
Sabah oluyor kapının önünde kocaman bir çöp kamyonu görüyorum. Hemen  gidiyoruz diyor babam, öne şöförün yanına oturuyor beni de kucağına alıyor, en yeni kırmızı paltomu giyiyorum. Herkes kamyonun arkasına, çöplerin arasına yerleşiyor . Annem  kapıları kapatıyor kilitliyor, bir daha o eve dönemeyeceğini kabul edemiyor; kamyona geliyor ki, bende feryat figan; oyuncak ayımı istiyorum. Annem dayanamıyor paltosunun cebinden  anahtarlarını çıkarıyor, eve  dönüyor, kapıyı açıyor; sonra kilitlemeyi unutmuyor, elinde ayımla geri dönüyor bana uzatıyor. Hava çok soğuk, insanın içi üşüyor.
Gözlerimi açtığımda hala ağlıyorum. Bu bir kabus olmalı. Yastığım ıslanmış, yatak çarşafım buruşmuş,  ben hıçkırıyorum. Annem  yanımda değil, babam da yok. Yatak bir savaşa tanıklık yapmış. Dudaklarımdan fırlayan fısıltı beni korkutuyor ; ”Geçmiş bir gün kabuğunu kırar”. İşte o gün anlıyorum ki hayat bir daha eskisi gibi olmuyor.