Engelliler Ortalarda

En komiği iki garsonun koluna asılıp 2 kat alttaki tuvalete gitmekti. Kollarımda koltuk değnekleri merdivenin başına geldiğimde, genişliği 60 cm olan merdivenlere bakıp sadece güldüm, ağlanacak halime, aslında halimize.  Ben ve iki tarafımda iki garson 60 cm genişliğindeki merdivene doğal olarak sığamadık, ”Yukarıda açık havada yemek yiyenlerin iki kat bodruma inmesi çok sıra dışı değil mi” dedim, aslında o güne kadar ben de fark etmemiş olmanın utancı içinde. Birlikte yemek yediğim dostum acı içinde tebessüm ediyor, ”sabret ”diyor ”geçecek”. ”İyi ki varsın” diyorum.

Kaldırımda yürürken diye anlatmaya çalışmayacağım, kaldırıma çıkmak için yoldan geçen birinden yardım istemenin tuhaflığı ile başlayacağım anlatmaya. Bir kadın olarak kuaföre gitmenin en doğal bir ihtiyaç olduğunu düşünen ben, kuaföre gitmek için evden çıkıp taksi ile kapıya dayandığımda her şeyin çok kolay olacağından öylesine emindim ki, taksi kapıda bırakacaktı ben de kollarımdaki koltuk değnekleri ile ilerleyip içeriye girecektim. Zemindeydi nasılsa kapı, biraz yardım ile rahatlıkla ilerleyebilirim sanıyordum kapıya gelene kadar. Ve kapıdaki kötü sürpriz yoldan dükkanın önüne gelmek için önce kaldırımı tırmanmak gerekliydi ama kaldırımın yüksekliğinin 45 cm olabileceğini, ve hiç bir standarda uymadığını düşünememiştim; demek ki bunu yapanlar da düşünenemişlerdi. Kaldırımda tekerlekli sandalyenin ilerleyemeyeceğini, çünkü çok dar olduğunu düşünmüştüm ama bu dikkatimden kaçmıştı, ”Hata bende”.

Bir AVM nin otoparkına arabanızı park ettikten sonra tekerlekli sandalye ile herhangi bir yere gidememenin acısı gerçekten çok fena etkilemişti. Ya merdivenden yukarı tırmanacaktınız veya aşağıya inecektiniz, öyle içeriye girmek kolay değildi. Sonra, geldiğim gibi geri dönmek, ağzımdan çıkan sevimsiz kelimeler. Gerçekten içler acısıydı. Yanınızda en yakınlarınız olsa bile çaresiz kalıyordunuz işte.

Bir pazar evde yalnızken ve çok sıkılmışken, hem de çok bunalmışken arabayla her yere giderim diye düşünüp yola çıktığımda, yolda arabanın içinde kahve alabileceğim bir yer bulamamanın ıstırabı gerçekten can sıkıcı bir durum ama, biz böyleydik.

Sadece, ”engelli engelli” diye nutuklar atıyorduk. Ne yazık ki iki ay gibi bir süre engelli olmanın ne demek olduğunu deneyimlemek zorunda kaldığım bu günlerde, iki ayakları iki kolları, iki gözleri olan, ama engelli kafası olan insanları uzaktan değil çok yakından deneyimledim.

Kollarınızda koltuk değnekleri ile yola çıktığınızda, acıyarak bakan o zavallıların hissettirdiklerini anlatmak mümkün değil. Bir alışveriş merkezinde, tekerlekli sandalye istediğiniz zaman kollarınızdaki koltuk değneklerini görmeyip ”kimlik bırakmalısınız efendim ” diyenlerin aslında göz muayenesi olması gerektiğini söylemek istersiniz ama susarsınız, çünkü anlarsınız ki ” kafası engelli, hem de mantığı”. Gülersiniz ”oturunca ellerim boş kalacak o zaman veririm ” dersiniz öfkenize sahip çıkmaya çalışarak.

Ve en fenası ne biliyor musunuz? Her gün karşılaştığınız insanların size ” ne zaman yürüyeceksiniz? ”diye sormaları. Ağzınızı açıp o en sakin sesinizle ” kardeşim bu şekilde yürüyememek benim çok hoşlandığım bir şey değil, sen beni sağlıklı olduğum halde koltuk değnekleri veya tekerlekli sandalye kullanacak kadar geri zekalı mı sandın?” demek geliyor içinizden ve susuyorsunuz, sözlerinizi anlamayacağından eminsiniz çünkü. Susuyorsunuz,  ”Pisikiyatrist arkadaşımın telefonunu vereyim bir git ve görüş ” diyorsunuz, ama o duymuyor.

Hastalarınız iki gruba ayrılıyor; ‘’ hocam siz de sakatsınız!!!! ‘’ diyenler, ve ‘’ hocam bu halde bizleri yalnız bırakmadınız ‘’ diyenler. İki gruba da her seferinde yeniden anlatıyorsunuz ayağınızın hikayesini.

Otobüs hayal, metro imkansız, kaldırımda gezinmek mümkün değil, kısacası eve mahkumsunuz, engelli kafaların arasında yaşıyorsunuz çünkü. Koltuk değnekleriniz ile yolu karşıdan geçmek için bekliyorsunuz sadece.’’ Görünmez miyim’’ diyorsunuz kimse beni görmedi, kimse durup yol vermedi.

Ve anlatmakla, sıralamakla bitmeyen sevimsizlikler dizisi. Elbise giymeyi özlüyorsunuz, pantolona talim ediyorsunuz, ayakkabının teki ayağınızda, diğeri evde, saçınızı açık bırakamazsınız, yürürken yüzünüze gelirse dengenizi kaybedebilirsiniz. Nerede olursa olsun bir ayağınız hep yukarıda bir sandalyenin üstüne yerleştiriliyor. Yemek yemekten korkuyorsunuz, ya kilo alırsam derdi başlıyor, kilo ile yürüme daha güç olacak diyorsunuz aç kalmayı tercih ediyorsunuz. Sizin karşınızda herkes bir şey söylüyor kendi deneyimini anlatıyor, yüzüne bakıyorsunuz ben bunları dinlemekten bıktım diyemiyorsunuz.  Kendinizle kalıyorsunuz saatler boyu sadece kendinizle; ‘’neden ‘’ diyorsunuz neden böyle oldu, kendinizle hesaplaşıyorsunuz, içinizde bir isyan oluyor, bir tebessüm olarak yüzünüze yansıyor. Mutlaka bir nedeni vardı bunun diyorsunuz, kendinizi ve çevrenizi daha dikkatle inceliyorsunuz. Ve biliyorsunuz ki bu günler geçecek, yine de her günü yeniden sayıyorsunuz. Tam bu gün 60 gün oldu diyorsunuz, ” hadi yürü ” denmesini bekliyorsunuz, her gün ama her gün yeniden bekliyorsunuz. Ve bir gün yeniden yürümeyi öğreniyorsunuz, sonra bir daha hayata bakışınız aynı olmuyor, her yerde engelli kafaları ve özgürlüğünü kısıtladığımız, engelli hale getirdiğimiz insanları görüyorsunuz. Haydi bakalım artık zamanı geldi yürüyebilirsin diyor karşındaki ses, bitti diyorsunuz. Bitmedi, şimdi başladı, önce desteksiz yürümeyi, sonra koşmayı öğrenmelisiniz. Engelleri kaldırmanın yollarını aramalısınız.

Telefondaki ses ‘’annelerin en güzeli ‘’ diyor;  karşımdaki, tekerlekli sandalyeye oturup benim ne hissettiğimi anlamaya çalışıyor elinde gitar birkaç tını ile.  Telefonda tek mesaj, ”Geçti…” diyor…Ve bir kabus böylece bitiyor…..