Geçmiş mi Eski mi?

Geçmiş mi Eski mi?

Bu hayat benim diyor musunuz? Geçmişle hesaplaşıp tamam artık geçmiş, geçmiştir diyor musunuz yoksa hala eski diyerek hem sahip çıkmaya hem de bir kenarda unutmaya mı çalışıyorsunuz?

Bu hayat benim, ne geçmişi değiştirebilirim ne de yaşadıklarımı. Pişman olmak da işe yaramaz bir çok zaman. Pişmanlık olmamalı hayatta. Yaşanmıştır ve geçmiştir, eğer becerebiliyorsanız. Tüm bu yaşananları tecrübe dağarcığınıza ilave edersiniz ve becerebilirseniz  bunlardan ders çıkarır, geleceği planlarken aynı olaylarla karşılaşmazsınız. Konuşmazsınız, anlatmazsınız, unutamamışsanız bile bunu söze dökmezsiniz.   Bazı insanlar vardır geçmişine sıkı sıkı sarılan hiç unutmamaya çalışan, bunlara da saygı duymak gerekli tabii ki kurtulamamışlardır, yaşanılananlardan değil hissettiklerinden. Nedense, geçmiş dediğimiz  olaylar ki bunların anımsanan büyük bir kısmı acı veren olaylardır, hatırlandıkça yeniden can bulmaya çalışır. Yapılan çalışmalara göre insanlar canlarını gerçekten yakan fiziksel ve duygusal  acılardan 5 yıl içinde kurtulurlarmış. 5 yıl sonra bitmezmiş yine ama azalırmış, unutulmaya yüz tutunca insan yeniden planlamaya başlarmış geleceği.

Bazen rastlarsınız eski eş, eski dost diye anlatılanlara, hatırlananlara. Eski insan olur mu hiç hayatta, o insan kanlı canlı karşınızda dururken       ” eski” diye nitelemek nasıl da iç acıtıcı hiç düşündünüz mü? Eski ev olur, eski iş olur, eski kıyafet olur ama bir insanın yüzüne baka baka ”eski insan” deme hakkını kim veriyor size.  Kimse hayatı hakkında yorum yapılmasını istemez, bu hakkı kimseye vermez. Eski dediğiniz insanla bağlarınızı koparmanız çok daha akılcı olmaz mı, geleceği planlarken, eski diyen insanla da.

İyilikler güzellikler varsa geçmişte, bunlar da tecrübelerin arasına karışır yol gösterir. Kötülükler ve acılar varsa unutulmaya çalışılır, çünkü bunların paylaştıkça azalmayacağı bilinir. İnsanoğlu, tecrübelerini biriktirir içinde, gelecekte kullanacaklarını saklar diğerlerini unutmaya çalışır zamanla. Geçmişte olumsuz diyeceğimiz bir olaya, aslında iyi ki yaşanmış demeyi öğrenmişseniz, hayatınızı daha güzel planlamaya başlıyorsunuz demektir. Kimsenin ve geçmişin acılarını omuzlarınızda taşımak zorunda değilsiniz. Hayat tükenmeden, kendi sesini dinler misin, yol seni bekliyor gider misin?

Hayat bu, ne yağmurlar geçti, ne rüzgarlarda sarsıldık, kar tanelerinde titredik, kendi göz yaşımızda ıslandık. Şimdi eline alıp sorumluluğu yeni ufuklara açılma zamanı, başkalarının senin için yazdığı oyunu oynama zamanı geçti, sen artık sen değilsin, geçmiş var yaşanılmış. Uykusuz gecelerin hatırı var, göz yaşlarının umudu var, ihanetlerin acısı var unutulmaya yüz tutmuş.

İyiler ve güzeller vardı, kötüler ve acılar unutuldu.

Ne denmiş geçmişte…

Dünle beraber gitti, cancağızım,
ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

 

Geçmiş Bir Gün kabuğunu Kırar

Geçmiş Bir Gün kabuğunu Kırar

5- 6 çocuk mutfak masasının altında kendimize  ait alanda çok mutluyduk  . Herşeyin bir oyun olduğunu söylemişti babam. Bebeklerimiz vardı oyuncak ayılarımız da vardı .  Herşey yolundaydı . Sadece oradan çıkmamız  yasaktı . Ara sıra başımızı çıkarıp etrafı kontrol ediyorduk çocukça bir merakla ama o kadar . Abiler başlarında oyuncak asker şapkalarını geçirmişler ellerinde oyuncak tabancalar tüfeklerle, terasla salon arasında gıidip geliyorlardı . Şapkalar bazen el değişiyor babanın, dayının, eniştenin kafasına geçiyordu . Herkes oyun oynuyordu belli ki . Bazen masanın altına bir tabak uzanıyordu içinde biraz yiyecekle . Çok yememiz de yasaktı . Hiç anlamıyorduk şu büyükleri . Kimse bizimle ilgilenmiyordu . Evdeki herkesle birlikte çok güzel bir oyun oynuyorduk . Sesimizi çıkarmamalıydık . Bahçeye çıkamıyorduk . Abilerin ve erkeklerin yanına gitmemiz yasaktı . Masanın altı da her yerden daha güvenliydi . Ve biz 2-5 yaş arasındaki çocuklar mutlu ve mesuttuk.
Sonra bir akşam kapı çaldı. Çok kızmıştı dışardaki yabancı adamlar, kapıyı kıracaklardı sanki; nereden çıkmıştı şimdi bunlar?  Evin en yaşlı erkeği yüzü kıpkırmızı olarak yerinden kalktı . Diğerlerine baktı, kapıyı açmalıydı.Yürüdü ve kapıyı açtı ve salona tanımadığımız, ellerinde silahlar olan adamlar doluştu . Onar da oyuna katılmaya çalışıyorlardı belli ki . Ama biz çok korkmuştuk, bağırıyorlardı, odalara girip çıkıyorlardı; sonra evdeki 10 yaş üstü erkekleri bahçeye çıkarıldılar onlarla birlikte . Sonra gittiler.. O kadar…  Gittiler .
Annem ağlıyordu , halam telaşla öfke karışımı elleriyle bacaklarını dövüyordu . Bu nasıl bir oyundu?  Böyle herkes ağlarken oyun oynanamazdı ki.  Zaman kaybolmuştu .
Kızlar bizim karnımızı doyurmaya çalışıyorlar, çünkü kimse yemek yemiyor artık . Benim masanın altından çıkıp odalarda gezinmeye çalıştığımı kimse farketmiyor, benim varlığımın farkında bile değiller.  Gece güne bağlandı, gün geceye. Sonra bahçe kapısının önünde bir araba durdu büyük bir gürültüyle . Koyu yeşil renkli karanlık bir araba. İçinden  eli silahlı askerler çıktı önce, evdeki erkekler geri gelmişti, geride kalan kadınlar çok mutlu olmuşlardı. Oyuna devam edilecekti. Sadece babam yoktu aralarında . Önce annem telaşlandı sonra halam, sonra herkese bulaştı bir telaş.  Gözyaşlarına kimse dur demiyordu . Biz de oyunun bu bölümünde ağlamamız gerektiğini anladık. Bebekler, oyuncaklar bir yana, biz bir yana. Annemin eteklerine sarıldım, gözyaşlarımız karıştı. Gün karardı kapıda ayak sesleri. Kapıdakiler çok telaşlı, annem halama baktı, birlikte kalktılar kapıya baktılar . Kapı açıldı babam içeriye girdi. Annem neden hala ağlıyor , eksik kalmamıştı ; herkes geri dönmüştü. Hatta bir fazlamız vardı babamla birlikte gelen sakallı, karanlık  adam. Uzun siyah paltosu yerlere sürünüyordu. Elindeki tüfek yetmemişti cebinden de bir tabanca çıkardı; çok büyüktü. Babama sus işareti yaptı önce, sonra da ; ”Sabah 6’da” dedi,  kapıyı kapadı ve gitti.
Babam suskun annem suskun, demek ki son gece hep böyle suskun geçermiş. Gözyaşlarının sesini duydum sessizlikte, ağlamanın sessiz olduğunu öğrendim o gece. O gece, içim çok acıdığı zaman, ama gerçekten çok acıdığında susmayı öğrendim babamın gözlerinde ve hiç konuşmamayı. Sonra anladım ki bir daha gelecekmiş o sakallı karanlık adam,  birlikte gideceklermiş babamla ve bir daha dönmeyeceklermiş. Ben  babamın kucağında, babam paltosuna sarılmış, bekliyoruz sabahı. Sabah erken gelmesin diye ışıkları açmıyoruz . Gün doğmasın istiyoruz . Ama dünya durmuyor dönmeye devam ediyor inatla .Ben karanlıktan korkuyorum; güneş doğmasın istiyorum. Sonra hep karanlıktan korkuyorum.  Gün ışımaya başlıyor, annem suskun zaman durgun. Kulağımız kapıda. Kapının önünde  sesler duyuyoruz . Bir araba sesi geliyor kulaklarımıza. Annem babama bakıyor, babam anneme bakamıyor. “Çocuklar sana emanet” diyor; aslında bir şey demiyor ben anlıyorum. Sessiz kalmayı işte o akşam öğreniyorum. Kaybetmenin ne kadar sessiz olduğunu, bir daha konuşmamak gerektiğini sözsüz anlatıyor babam bize. Gözyaşı akmadan ağlamayı, isyan etmeden kabullenmeyi, kaybedince susmayı, gidenin arkasından sessizce bakmayı o akşam benliğime kaydediyorum. İnsanın sevdiklerini bırakıp gitmesinin çok zor olduğunu anlatıyor babam gözleriyle.  Usulca kalkıyor gözleri herbirimizin üstünde ayrı dolaşıyor; gözleriyle bize veda ediyor. Kimse diğerinin farkında değil, benim ellerimi abilerim tutuyor. Evin direğini kaybetme acısı sarıyor benliğimizi. Kapıyı açıyor babam,  şaşırıyoruz; gözlerimize inanamıyoruz;  elinde şekerlerle bize gülen öteki, farklı adamlar  odaya giriyor. Diğer karanlık  adamlar bir daha gelemiyor bizim olduğumuz yere. Öteki adamlar bizim kapının önünde bekliyorlar bir yere ayrılmıyorlar sabaha kadar. Babamın götürüleceğini duymuşlar, engellemek için gelmişler, oyun bozulmasın istemişler. Oyuna onlar da dahil olmuşlar. Oyun oynamayı, oyuna kaldığım yerden devam etmeyi,  onlar öğrettiler bana. Hayatın her zaman sürprizlerle dolu olduğunu, her sabah güneşin yeniden doğduğunu o karanlık geceden sonra öğrendim. Ama bir daha boyalı şekerleri sevemedim. Çocuklar gibi hissedemedim. Elime tutuşturulan o çikolataların tadından olmalı, ben aslında çikolatayı da sevemedim.
Sabah oluyor kapının önünde kocaman bir çöp kamyonu görüyorum. Hemen  gidiyoruz diyor babam, öne şöförün yanına oturuyor beni de kucağına alıyor, en yeni kırmızı paltomu giyiyorum. Herkes kamyonun arkasına, çöplerin arasına yerleşiyor . Annem  kapıları kapatıyor kilitliyor, bir daha o eve dönemeyeceğini kabul edemiyor; kamyona geliyor ki, bende feryat figan; oyuncak ayımı istiyorum. Annem dayanamıyor paltosunun cebinden  anahtarlarını çıkarıyor, eve  dönüyor, kapıyı açıyor; sonra kilitlemeyi unutmuyor, elinde ayımla geri dönüyor bana uzatıyor. Hava çok soğuk, insanın içi üşüyor.
Gözlerimi açtığımda hala ağlıyorum. Bu bir kabus olmalı. Yastığım ıslanmış, yatak çarşafım buruşmuş,  ben hıçkırıyorum. Annem  yanımda değil, babam da yok. Yatak bir savaşa tanıklık yapmış. Dudaklarımdan fırlayan fısıltı beni korkutuyor ; ”Geçmiş bir gün kabuğunu kırar”. İşte o gün anlıyorum ki hayat bir daha eskisi gibi olmuyor.