Bu Gün Benim Doğum Günüm

Bu Gün Benim Doğum Günüm

 

Bir kış sabahı doğmuşum. Aslında, ben bir kışa doğmuşum, yaz yaşamaya çalışmışım. Dünyanın özel bildiği ve kutlamalar yaptığı bir günde sabahın erken bir saatinde ve evde dünyaya gözümü açtığımda herkes benim ne kadar şanslı olduğumu düşünmüş. Düşünmüş mü acaba? Ne düşündüklerini bilmiyorum, kimse bir şey söylemedi, ama ben 31 aralık sabahı doğmuş olmayı bir şans olarak göremedim hiçbir zaman. Her yıl, yeniden en baştan, yeni yılı karşılama telaşı içinde; iki arada bir derede,  benim için olduğunu bile düşünemediğim bir pastanın üstüne sıralanan mumlar bana özel ve güzel gelmedi, gelemedi. Kaymaklı da doğmuşum ama hep kaymağı paylaşır olmuşum. Kendimi ilk bilişim Kaymaklı’da olmuş ama, hep merak etmişim nerede senin kaymağın diye. Pabuçlarımı eskitememişim ama kök salmışım, göbeğimi bırakmışım oralarda. Kökümü koparmaya çalışanlara uzaktan bakmışım. Bahçede top oynamışım, saklanmışım, hayata bağlanmışım. Hayatımın yarısını ben yaşamışım, yarısını da başkaları yaşamış. Güzel evim kutsal evim. Söz vermişim kendime birgün döneceğim demişim.

17 yaşında anne olmakla gurur duyan annem, bir defa bir yılbaşında komşunun evinde yemek yemeyi planlamışken, ben o sabah gelmeye karar verdiğim için gidemediğini söyledi hiç de azımsanamayacak bir sıklıkta. Dört çocuktan sonra, ki bunların en büyüğü 10 yaşında küçük olan da 4 yaşında , karnı burnunda hamile bir kadına evde hazırlık yaptıramayacaklarını düşünmüşler, o soğuk kış gününde. Ama ben yılların alışkanlıklarının değişmesini istememişim belli ki, tutucu olmam doğumumda başlamış ve sabah erkenden gelmeyi tercih etmişim. Ne düşündüklerini hala merak ederim abi ve ablalarımın. Nereden geldi bu ufaklık mı dediler; neden geldi zamanı mı dediler; tam da komşu Hatice teyzenin evine gidecektik yarın gelsen olmaz mı dediler hala merak ederim, belki de hiç düşünmediler. Hala neden iki kız, iki erkek çocuktan sonra bir çocuk istendiğini anlamadığım gibi, onların düşüncelerini de anlayamadım, insanım işte çelişki dolu. Yeni bir heyecan, yeni bir cana sevinmiş olmalarını temenni ettim. Önce ve sonra çocuklar, yine çocukça oynaşmışlar sokaklarda, o telaşla kimse sormamış ne yaptıklarını, belki de hayatlarının en sorumsuz yeni yıl gecesini geçirmişler sayemde. 

Aslında birçok sefer annem ”yanlışlık oldu, gebe olduğumu sonra öğrendik , dördün ün yanında beşinci de büyür diye düşündük” diyorsa da, anlıyorum ki ben kendim gelmeye karar vermişim ve kendim gelmişim bu dünyaya; kendi hayatımı yaşamak ve kimseye hesap vermemek özgürlüğünü o ilk gece tatmışım, o halde geleceğim güne de ben karar vermekte hiçbir sakınca görmemişim.Bir trene binmişim, maceranın ortasına tam da istediğim gibi düşmüşüm, bazen teğet geçmiş hayatım ailemle, bazen ortak yaşamışım, bazen uzaktan bakmışım, bazen de ne işin var kızım buralarda deyip sorgulamışım kendimi. Trene binenler olmuş, yarı yolda inenler olmuş, trenin arkasından seyre dalanlar olmuş, birlikte gitmişiz, bazen beni yarı yolda bırakanlar olmuş, zamansız terk edenler olmuş, arkasından baktıklarım olmuş, en çok babama yanmışım hem de biraz kızmışım. Yazmışım, çizmişim, okumuşum, sonra dönüp oynamışım. Ortalarda iyi bir tiyatrocu olmuşum çok zamanlar. En çok da bavulumu hazır tutmuşum, gitmek için ve gelmek için. 

Hani derler ya ” cuk diye oturdu ”diye işte oyle cuk diye oturdu tercihlerim tam da hayatımın ortasına. Dedim ya tercih benim olduktan sonra yaşar giderim bu hayatı. Doğum günlerimi özel hissedemedim ama hayatımı çok özel hissettim. Doğum günlerim, kutlamalarım hep bir yerlere ilave olmuş, bundan dolayıdır ki hayatımı özgür ve bağımsız yaşamaya gayret etmişim. O gün ki ben doğmuşum, o özel gün, bir kutlamaya ilave olmuş, bir yeni yıl hazırlığı arasında unutulmuş, kalabalıkta yenen bir yemeğin sonunda bir pasta gelmiş ortaya, zaten gelecekmiş ama bu sefer üstünü mumlar süslemiş, doğum günün kutlu olsun denmiş yanında yeni yılın da kutlu olsun denmiş, ne kadar şanslısın yeni yılda doğdun denmiş, kimse benim doğduğum için şanslı olduğumu düşünememiş. Düşünüyorum da zaten zorlu geçen çocukluk döneminde elime sıkıştırılan armağanlar aslında yeni yıl hediyesi olmuş. Her zaman bir armağan eksik olmuş hayatımda. Dördün yanında beş de büyür gibi bir anlamı olmuş bu armağanların benim için. Kurbanlar kesilerek karşılanan erkek çocuklardan sonra gelen kız çocuğu gibi olmuş. Yanlışlıkla olmuş. Aslında istemiyorduk ama oldu işte gibi olmuş.Tekne kazıntısı gibi olmuş. Olmuş işte, çok da iyi olmuş… 

Ve hep bir yaş daha büyük olmuşum, bir beden büyük gelmişim yeni seneye, senenin son günü doğduğumdan dolayı, hep açıklamak zorunda kalmışım senenin son günü doğduğumu, yüzüme şakayla karışık merakla bakan meraklı ve alaycı bakışların, ”ne güzel bir günde doğdunuz” diyen gülen suratların karşısında. ”Senin doğduğun gün özel değil mi güzel değil mi?” dedim içimden ben de en gülen suratımı takınarak, sen doğdun bundan daha özel ne olabilir dedim ama sadece içimden diyebildim. Onlar mutlu benimle espiri yaptılar, ben keşke bunu sormasaydın da uzaktan göründüğünden daha çok sevseydim seni dedim içimden.

Bu gün benim doğum günüm. Özel  birinin, özel olmayan bir günü. Bu gün benim doğum günüm, varla yok arasında bir gün, iyi ki doğdum dediğim en güzel gün..

yazar-çizer-okur-fotoğraf çeker-doktor

yazar-çizer-okur-fotoğraf çeker-doktor

DSC_3110a

Ben hayatla, hayat benimle dalga geçiyoruz. Kim galip kim mağlup anlayamadım…..

Doktor. Kıbrısta doğdu. Hem Akdenizli hem de adalı olmanın ayrıcalık olduğunu hissetti her zaman hayatı yaşarken . Daima hafife aldı hayatı ama hayat onu hiç hafife almadı; yine de güldü geçti her yeni olay karşısında. Üniversite diyerek geldi İstanbul’a ve her zaman geriye dönme arzusu oldu içinde . Yıllarca bavulu hazır bekledi doğduğu topraklara dönebilmek için; sadece tatillerde gidebildi. Sonunda gerçek bir İstanbul sevdalısı oldu çıktı. Öyle ki bir gun İstanbul’dan ayrılırsam her köşesini fotoğraf karelerınde saklarım diyerek başladığı fotoğrafcılık , bir İstanbul tutkusu gibi her gün biraz daha büyüdü içinde. Sonunda ne seninle ne de sensiz diyerek İstanbula teslim oldu. Çeşitli denemeleri ve yazıları var. Bir roman yazıyor. Yazacak o kadar çok şey var ki, tam bitti diyorum yeni bir olay başlıyor hayatımda romanım bir türlü bitmiyor diyor. Gerçekten anlattıkça anlatmak istiyor insana.. Hayatında derin izler bırakan depremi anlatıyor. Savaşı anlatıyor . Kıbrıs var yaşamın tam ortasında. İstanbulu bir tutku olarak yaşıyor. Kıbrıs, Kıbrıs diye diye çakıldı kaldı İstanbul’da…
Bir de meslek edindiği çocuk dotorluğunu yapıyor. Çocukları sevmemek mümkün mü diyor, oyunlarla muayeneyi tamamlıyor. Çok renkli çocuklar diyor, bir çocuklar bir de doğanın renkleri; vazgeçilmez ikili.

Renkleri seviyor, renklileri, bir de delileri.

Engelliler Ortalarda

Engelliler Ortalarda

En komiği iki garsonun koluna asılıp 2 kat alttaki tuvalete gitmekti. Kollarımda koltuk değnekleri merdivenin başına geldiğimde, genişliği 60 cm olan merdivenlere bakıp sadece güldüm, ağlanacak halime, aslında halimize.  Ben ve iki tarafımda iki garson 60 cm genişliğindeki merdivene doğal olarak sığamadık, ”Yukarıda açık havada yemek yiyenlerin iki kat bodruma inmesi çok sıra dışı değil mi” dedim, aslında o güne kadar ben de fark etmemiş olmanın utancı içinde. Birlikte yemek yediğim dostum acı içinde tebessüm ediyor, ”sabret ”diyor ”geçecek”. ”İyi ki varsın” diyorum.

Kaldırımda yürürken diye anlatmaya çalışmayacağım, kaldırıma çıkmak için yoldan geçen birinden yardım istemenin tuhaflığı ile başlayacağım anlatmaya. Bir kadın olarak kuaföre gitmenin en doğal bir ihtiyaç olduğunu düşünen ben, kuaföre gitmek için evden çıkıp taksi ile kapıya dayandığımda her şeyin çok kolay olacağından öylesine emindim ki, taksi kapıda bırakacaktı ben de kollarımdaki koltuk değnekleri ile ilerleyip içeriye girecektim. Zemindeydi nasılsa kapı, biraz yardım ile rahatlıkla ilerleyebilirim sanıyordum kapıya gelene kadar. Ve kapıdaki kötü sürpriz yoldan dükkanın önüne gelmek için önce kaldırımı tırmanmak gerekliydi ama kaldırımın yüksekliğinin 45 cm olabileceğini, ve hiç bir standarda uymadığını düşünememiştim; demek ki bunu yapanlar da düşünenemişlerdi. Kaldırımda tekerlekli sandalyenin ilerleyemeyeceğini, çünkü çok dar olduğunu düşünmüştüm ama bu dikkatimden kaçmıştı, ”Hata bende”.

Bir AVM nin otoparkına arabanızı park ettikten sonra tekerlekli sandalye ile herhangi bir yere gidememenin acısı gerçekten çok fena etkilemişti. Ya merdivenden yukarı tırmanacaktınız veya aşağıya inecektiniz, öyle içeriye girmek kolay değildi. Sonra, geldiğim gibi geri dönmek, ağzımdan çıkan sevimsiz kelimeler. Gerçekten içler acısıydı. Yanınızda en yakınlarınız olsa bile çaresiz kalıyordunuz işte.

Bir pazar evde yalnızken ve çok sıkılmışken, hem de çok bunalmışken arabayla her yere giderim diye düşünüp yola çıktığımda, yolda arabanın içinde kahve alabileceğim bir yer bulamamanın ıstırabı gerçekten can sıkıcı bir durum ama, biz böyleydik.

Sadece, ”engelli engelli” diye nutuklar atıyorduk. Ne yazık ki iki ay gibi bir süre engelli olmanın ne demek olduğunu deneyimlemek zorunda kaldığım bu günlerde, iki ayakları iki kolları, iki gözleri olan, ama engelli kafası olan insanları uzaktan değil çok yakından deneyimledim.

Kollarınızda koltuk değnekleri ile yola çıktığınızda, acıyarak bakan o zavallıların hissettirdiklerini anlatmak mümkün değil. Bir alışveriş merkezinde, tekerlekli sandalye istediğiniz zaman kollarınızdaki koltuk değneklerini görmeyip ”kimlik bırakmalısınız efendim ” diyenlerin aslında göz muayenesi olması gerektiğini söylemek istersiniz ama susarsınız, çünkü anlarsınız ki ” kafası engelli, hem de mantığı”. Gülersiniz ”oturunca ellerim boş kalacak o zaman veririm ” dersiniz öfkenize sahip çıkmaya çalışarak.

Ve en fenası ne biliyor musunuz? Her gün karşılaştığınız insanların size ” ne zaman yürüyeceksiniz? ”diye sormaları. Ağzınızı açıp o en sakin sesinizle ” kardeşim bu şekilde yürüyememek benim çok hoşlandığım bir şey değil, sen beni sağlıklı olduğum halde koltuk değnekleri veya tekerlekli sandalye kullanacak kadar geri zekalı mı sandın?” demek geliyor içinizden ve susuyorsunuz, sözlerinizi anlamayacağından eminsiniz çünkü. Susuyorsunuz,  ”Pisikiyatrist arkadaşımın telefonunu vereyim bir git ve görüş ” diyorsunuz, ama o duymuyor.

Hastalarınız iki gruba ayrılıyor; ‘’ hocam siz de sakatsınız!!!! ‘’ diyenler, ve ‘’ hocam bu halde bizleri yalnız bırakmadınız ‘’ diyenler. İki gruba da her seferinde yeniden anlatıyorsunuz ayağınızın hikayesini.

Otobüs hayal, metro imkansız, kaldırımda gezinmek mümkün değil, kısacası eve mahkumsunuz, engelli kafaların arasında yaşıyorsunuz çünkü. Koltuk değnekleriniz ile yolu karşıdan geçmek için bekliyorsunuz sadece.’’ Görünmez miyim’’ diyorsunuz kimse beni görmedi, kimse durup yol vermedi.

Ve anlatmakla, sıralamakla bitmeyen sevimsizlikler dizisi. Elbise giymeyi özlüyorsunuz, pantolona talim ediyorsunuz, ayakkabının teki ayağınızda, diğeri evde, saçınızı açık bırakamazsınız, yürürken yüzünüze gelirse dengenizi kaybedebilirsiniz. Nerede olursa olsun bir ayağınız hep yukarıda bir sandalyenin üstüne yerleştiriliyor. Yemek yemekten korkuyorsunuz, ya kilo alırsam derdi başlıyor, kilo ile yürüme daha güç olacak diyorsunuz aç kalmayı tercih ediyorsunuz. Sizin karşınızda herkes bir şey söylüyor kendi deneyimini anlatıyor, yüzüne bakıyorsunuz ben bunları dinlemekten bıktım diyemiyorsunuz.  Kendinizle kalıyorsunuz saatler boyu sadece kendinizle; ‘’neden ‘’ diyorsunuz neden böyle oldu, kendinizle hesaplaşıyorsunuz, içinizde bir isyan oluyor, bir tebessüm olarak yüzünüze yansıyor. Mutlaka bir nedeni vardı bunun diyorsunuz, kendinizi ve çevrenizi daha dikkatle inceliyorsunuz. Ve biliyorsunuz ki bu günler geçecek, yine de her günü yeniden sayıyorsunuz. Tam bu gün 60 gün oldu diyorsunuz, ” hadi yürü ” denmesini bekliyorsunuz, her gün ama her gün yeniden bekliyorsunuz. Ve bir gün yeniden yürümeyi öğreniyorsunuz, sonra bir daha hayata bakışınız aynı olmuyor, her yerde engelli kafaları ve özgürlüğünü kısıtladığımız, engelli hale getirdiğimiz insanları görüyorsunuz. Haydi bakalım artık zamanı geldi yürüyebilirsin diyor karşındaki ses, bitti diyorsunuz. Bitmedi, şimdi başladı, önce desteksiz yürümeyi, sonra koşmayı öğrenmelisiniz. Engelleri kaldırmanın yollarını aramalısınız.

Telefondaki ses ‘’annelerin en güzeli ‘’ diyor;  karşımdaki, tekerlekli sandalyeye oturup benim ne hissettiğimi anlamaya çalışıyor elinde gitar birkaç tını ile.  Telefonda tek mesaj, ”Geçti…” diyor…Ve bir kabus böylece bitiyor…..

 

Sevmeyi Öğrenmek Gerekli

Sevmeyi Öğrenmek Gerekli

Koridordaki sesi duyunca elimdeki kitabi bırakıp beklemeye başladım . Haleeee. Kapım açıldı içeriye fırttına gibi girdi yanıma yaklaştı ve kucağıma küçük kırmızı bir hediye paketi bıraktı . Sonra sırtını döndü yürüdü ve odanın bir köşesindeki muayene masasına tırmandı. Gözler bende benim gözlerim kucağımdaki minik pakette , kapım tekrar açıldı güzel hoş bir kadın içeriye daldı ,
”hocam kusura bakma dışarda bekletemedim ”

Mert minik 4-5 yaşlarında bir çocuk. Bugün sevgililer günü olduğunu öğrenmiş, yuvada birlikte oyunlar oynadığı en iyi anlaştığı arkadaşına hediye almak istemiş beni de unutmamış bu arada . İrem’e sevgililer günü hediyesi almaya gittik; ama sizi de unutmadı diyordu annesi , ”Hale’ye de alalım yarın gideriz ” demiş annesine. Size de aldık ama büyük olan hediyeyi İrem’e sakladık diyordu annesi bir yandan gülerek ,  sizi çok seviyor ama galiba İrem i daha çok. Gülüştük karşılıklı .

Mert minik bir oğlan, sarı saçları mavi kocaman gözleri ile çok sevimli ve bir o kadar da haylaz . Geldiği ilk günü hatirliyorum da henüz el kadarken ne zaman büyümüş nasıl öğrenmiş sevgililer gününü, üstelik herkesi aynı sevmeyi öğrenmiş . Hem sevmeyi öğrenmiş hem de bunu göstermeyi .
Sevgi ile büyüyen erkek çocuklar , sevgilerini de göstermeyi bilirler , yasaklarla, ayıplarla, günahlarla , sana yakışmıyor , sen erkek adamsın sözcükleriyle büyüyenler , anne korkusunu içlerinde yaşanlar, sevgiyi anlatmayı, yaşamayı bilmiyorlar . Anneden kırılan gururların sahipleri , hayat boyu kadınları kırmayı bir marifet sanıyor . Büyük oğlum evimin direği , kocam yoktu evde, genellikle oğlum baba oldu kardeşlerine diyen anneler gördüm , minik omuzlara yüklediği yükün farkında olmadan . Annesi tarafından ezilmiş minik bedenler, büyüdükleri zaman kendilerini korumayı öğrenmiş kadınlardan . İlk sevgilisi her zaman anne olur minik erkeklerin, ilk sevgiliden öğrenirler nasıl seveceklerini, kadına sevgiyi , ilgiyi , herşeyden önce kendini sevmeyi . Kendini sevemeyen erkek başkasını sevmemeyi ilke ediniyor en baştan .

”Hadi gidiyoruz sabah ziyareti bu kadar olur” diyen annenin sözcükleri, çoktan masamın karşısında oturup boya kalemleri ile oynayan Mert i harekete geçirdi . Oturduğu sandalyeden yere süzüldü yavaşca koşarak yanıma geldi ”ben İrem’e gidiyorum ”dedi. Yalansız riyasız en saf sevgiyle
boynuma sardığı yumuk kolları çekerken . Hediye paketinden çıkan minik nazar boncuğu çoktan kazağımın yakasını süslemeye başlamıştı . Koşarak gitti kapıyı açtı, annesinin elinden tutup sürükleyerek ”İrem’e gideceğiz dedi.

Fırtına gibi gelmiş, rüzgar gibi gitmişlerdi. Yolun açık olsun dedim . Sen hayatı çoktan kazandın, sen sevmeyi çoktan öğrendin .