“Ben elinde silah olan insanları sevmiyorum ve ben insanın canını acıtanlara ”insan” diyemiyorum…”

“Ben elinde silah olan insanları sevmiyorum ve ben insanın canını acıtanlara ”insan” diyemiyorum…”

Arabadayız, annemin kucağında oturuyorum, bir yere gitmeye çalışıyoruz ama gidemiyoruz, engelleniyoruz. Arabanın etrafında elinde uzun silahlar olan adamlar var. Kaçmak istiyoruz olmuyor. Yüzümüze dönmüş silahlar var, birileri bağırıyor, anlamıyorum. Babam konuşmuyor, kızları var oğulları var kafasını sallıyor yüzü kızarmış sadece, ama sessiz. Biraz daha gidebilseydik keşke o zaman Türk sınırına gelmiş olacaktık, kurtulacaktık,  REGİS fabrikası uzaktan görünüyor. Kaçıyoruz, ama evimizden neden kaçıyoruz anlamıyorum. Arabanın önünü kesmiş askerler. Hepsinin uzamış sakalları var sigara var bazısının elinde; sonra bize uzak olmayan bir başka yanda bir karmaşa başlıyor, dikkatler bizim üzerimizden o yana kayıyor, arabanın önü açık artık, uzakta yerde yatan cansız erkek bedenini görüyorum korkuyorum hem de çok korkuyorum. Üstünde sadece pantolonu var bir de çıplak sırtında gezinen postallar var, cansız bedeni eziyor postallar. 4 adet postal ikisi başının üstünde geziniyor diğerleri sırtında geziniyor . İlk ben görüyorum, annem yüzümü kapatmaya çalışıyor babam “Geri dönelim” diyor. ”Ruso” diyor babam, kim olduğunu bilmiyorum. Araba çok kalabalık, ama ölüm sessizliği var kimse konuşmuyor. Annem geri dönelim diyor, geri dönüyoruz.

Başarısızlıkla o gün tanışıyorum, bir daha başarısızlık olmayacak hayatımda diyorum. Eve geri dönüyoruz. Kaçamıyoruz bu esaretten. İçeri giriyoruz beni yine masanın altına gönderiyor annem. Çok geçmiyor kapı kırılacak gibi dışarıdan yumruklanıyor. Babam kapıyı acıyor, biz bir avuç çocuk masanın altına saklanıyoruz,  ellerinde silahlarla içeriye sayısız asker giriyor. Sağa sola koşuşturuyor. Bizim evde çok çocuk var kadınlar var, abiler var, ablalar var ve babalar.

Etrafta postallar geziniyor ben masanın altından sadece postalları görüyorum, kafamı çıkarıp baktığımda bir de silahları ve namluları. Bağırıyorlar babama, annem yarısı Rumca yarısı Türkçe konuşuyor anlatmaya çalışıyor silahımız olmadığını ve çocukların çok korktuğunu. Yukarıya çıkıyorlar. Odalarda postal sesi, anlamadığım insan sesine karışıyor. Siyah paltosu ile bir adam geliyor, omzunda bir tüfek ellerinde tabancalar uzun paltosu uzun sakalıyla ve o kan çanağına dönmüş gözleriyle babamın karşısına dikiliyor. ”Bir daha yapma” diyor, “kaçmaya çalışma”. Bazıları Türkçe bazıları Rumca sözcükler. Babamın omzundan tutuyor, itiyor kanepenin üstüne.

Toparlanıp gidiyorlar; gidiyorlar ama kokuları ve korkuları kalıyor geriye. ”…….’du” diyor babam, tek kelime ile herkes anlıyor ne demek istediğini, ben çok küçüğüm galiba, anlamıyorum bu sözcüğün sihirini.  “Buradan hemen kaçmalıyız yoksa bunlar bizi öldürecekler.” Bir daha giriyoruz arabaların içine. Kaçmamız gerekli, gitmeliyiz bir daha dönmemeliyiz. Kısa sürüyor bu serüven de, yolu kesmişler silahlı adamlar. Bizi bir daha durduruyorlar, o kadar çok silah var ki çevremizde. Bağırıyorlar, silahlar vücudumuza dönmüş. Tiyatro gibi sanki, herkes ellerini kaldırıyor, kollar havada. Ben neden kollarını kaldırdıklarını anlamıyorum. Kollarım yanımda ve bana doğru yürüyen bir asker var karşımda. Bağırıyor bana anlamadığım bir lisanda, bir daha bağırıyor, ben ağlamak istiyorum ama karşıma bakıyorum iki göz benim gözlerimle karşılaşıyor kolları yukarıda gülümsüyor yüzüme, ben de gülümsüyorum abimin yüzüne bana verdiği cesaret için.

Biz daha önce çok oyun oynamıştık ama ilk defa böyle ”el kaldırmaca” oynuyorduk, hem de herkes bizimle birlikte oyun oynuyor. O anda yüzümde patlayan tokat, canımı öyle acıtıyor ki ben ağlayamıyorum. Kafamı kaldırıyorum bakıyorum o elin sahibine, elindeki tüfekten yüzünü göremiyorum, ama onun insan olmadığını anlıyorum, bir insanın çaresiz bir çocuğa vurmayacağını biliyorum. Ellerimi kaldırmıyorum. Boyun eğmemeyi o gün öğreniyorum. O gün, canım çok yanınca, ama gerçekten içim çok acıyınca, ve kalbim parça parça olunca, hayata gülümsemeyi öğreniyorum, kimse anlamıyor ne denli yıkıldığımı, aklım hep kalbime hükmediyor, yüzüme bir gülüş konduruyorum. Tiyatro geliyor aklıma, bitecek diye bekliyorum.

Yine engel oluyor o koca postallar gitmemize. Yine arabaya doluşuyoruz. Ben annemin kucağında, halam yanağımı öpüyor, ben abime gülüyorum, elini tutuyorum beni yine masanın altına götürürken ”Sen burada uslu uslu otur…’’ diyor

Masanın altındaki hayatım çok uzun sürmüyor. Yine kapı kırılacak gibi çalınıyor, önlerinde sakallı uzun, paltosu uzun, bir adam, arkada sayısız adam ellerinde tüfekler omuzlarında tüfekler, süngüler her yerde. Ben o gün yemin ediyorum ne gerçeği ne de oyuncak olanı benim evime bir daha girmiyor bir daha, asla silahla yan yana gelmiyorum. Ben tanıyorum o adamı babam ”……… ”demişti, hatırlıyorum. Bağırıyorlar erkekleri arıyorlar, odalara giriyorlar itiyorlar herkesi. Beni masanın altından çıkıyorum abim koşarak geliyor elimi tutuyor, diğer abimi arıyor gözlerim o kapının dışından bize bakıyor yanımıza geliyor diğer elimi tutuyor. Sonra 11 yas üstü 17 erkek ite kaka götürülüyorlar ve cenaze olmayan evde nasıl yas tutulduğunu öğreniyorum. Kardeşi için ağlayan kadınlar, eş için ağlayan kadınlar, evlat için ağlayan kadınlar ve baba için ağlayan çocukların sesleri birbirine karışıyor. Ablalar dolapların içindekileri yerlerden topluyorlar, annem  ağlamak ne demekmiş öğreniyor ve öğretiyor sanki bizlere, halam kardeşi için kendini yerlerden yerlere atıyor, kundaktaki bebek ağlamayı yeniden öğreniyor.

Ben bir daha göremeyeceğim babam için annemin eteklerine sarılıyorum, annemin gözü beni görmüyor hissetmiyor, beni tanımıyor, galiba kimseyi tanımıyor kendini yerlerden yerlere atıyor. Unutuyor bizi, aslında kendini unutuyor.

Kaç gün geçmiş kaç saat ilerlemiş kimse bilmiyor. Bir hareket var bahçede, sesler duyuluyor kapı çalıyor, bahçede erkek sesleri, bu sefer anlıyorum ne söylediklerini, halam geri gelen  çocuklarına sarılıyor, kardeşini soruyor ama kardeşini kimse bilmiyor. ”Dayımı bırakmadılar” sözcükleri çınlıyor kulaklarımda. Ve halamın kulaklarımı tırmalayan feryadına annemin sesleri karışıyor, biri eşe diğeri kardeşe ağıt yakıyor. Babamın cebinde bulunan bir mermi çekirdeği babamın eve gelmesini engelliyor, o mermi ki camımızı kırmış, yatak odasında dolabın kapağına saplanmış uğursuz, babam da almış cebine atmış unutmuş gitmiş telaştan. O mermi ki sayısız bize dönmüş tüfekten çıkmış, hedefine ulaşmış bir mermi. O mermi ki, sahipleri koca koca postallar giyen sakallı adamlar, söylediklerini anlamadığım, bizi neden öldürmeye çalıştıklarını bilmediğim adamlar.

Öldürememişler, Birleşmiş Milletler yetişmiş canının kurtulmasına. Yine ”……..” getiriyor bir akşam babamı bize emanete bırakır gibi yeniden geri gelip alacağını söyleyerek, o siyah yerlere kadar inen paltosu, uzun sakalları ve kan çanağına dönmüş gözleriyle. Sabah alacağını söyleyerek bırakıp ve gidiyor babamı. Ne fena bir şey insanın babasını emanet alması. Nasıl anlaşılmaz bir durum insanın eşini emanet olarak bir gece kollaması. Ben uzun siyah palto giyen erkekleri sevmiyorum. Ben elinde silah olan insanları sevmiyorum ve ben insanın canını acıtanlara ”insan” diyemiyorum.
Sabah olmuyor ama zaman çok erken geçiyor nedense. Kapı çalınca babam, hazırlanıyor gitmeye, bir bilinmeyene, arkaya bakıyor anneme, bana bakıyor ben kucağına fırlıyorum. Uzamış sakalı geçiyor tenime canımı yakıyor, ağlamıyorum, gözyaşım kalmamış belli ki akmıyor. Kapıyı açıyor babam usulca bizlere gözleriyle veda ederek ve bir kurban gibi, kapıdaki askerler ile göz göze gelince anlıyoruz babamın kurtulduğunu. Uzun boylu güzel, temiz yüzlü. Annem kapıya fırlıyor, abiler benden önce bahçeye atıyor kendini, bir İngiliz askeri beni kucağına alıyor, yürüyoruz birlikte kapıya, bahçeyi geçiyoruz yoldaki bir askeri arabanın yanına geliyoruz, bagaj açılıyor ve ben hayatımın en güzel şekerleri ve sakızları ile karşılaşıyorum. Şekerler mi beni ağlatıyor yoksa uzaktan bize bakan annem ve babam mı hatırlamıyorum. Bir tek şey hatırlıyorum o günlerden, abiler bagajdaki şekerleri bisküvileri  eve taşıyor,  babam anneme sarılmış, ben bir askerin kucağında en güzel çukulataların tadına bakıyorum.  Sonra sık sık bana ”Sulu göz” dediklerini hatırlıyorum. Sevindiğinde üzüldüğünde, hatırladığında geçmişi gözleri yaşaran bana ”Sulu göz” dediklerini biliyorum. Bayram olmadan bayram yapıyoruz. Ve bir daha silah mermi kurşun sözcükleri aklımıza gelmiyor. Her şeyi unutuyoruz. Şeker, çukulata, bisküvi ve uzun boylu, yüzü gülen, İngilizce konuşan askerler. Sadece bunları hatırlıyorum. Silahları unutuyorum, mermi ne bilmiyorum, yüzüme atılan o tokat iz bırakmıyor. İnsan olmadan asker olmuş o tiyatro oyuncularını bir daha hatırlamıyorum. İnsan olmayan, insan kılığındakiler benim oyunuma girmiyor bir daha…