Bayram Dediğim

Bayram Dediğim

 

Bazen zamanı kaybeder, mekanı bulamaz, bir garip kentte adı olmayan bir yerde bulur kendini. Sormaz sorgulamaz dalar hülyalara, gerçek nerede rüya nerede diye düşünmez, uzakları yakın eder eder de bir türkü dudaklarda, bazen bir korku gözlerde ama hep özlem iyisine kötüsüne. Kapar gözlerini, gözler inat, dinlemez kimseleri, görür en iyisini, unutmaz, en kötüsünü hatırlamaz.

Sabah erkenden kalkıp, gözlerini sandalyenin üzerindeki kırmızı rugan ayakkabılara dikmiş, öylece bakıyordu, sonra hep kırmızı ayakkabıları oldu hayatının her döneminde. Bayram gibi hissetmek için herhalde hep kırmızı ayakkabı giymeye çalıştı, özel günde, kendini özel hissettiği günde, aslında özlediği günlerde, içinde özlemin dayanılmaz olduğu günlerde hep eli kırmızı ayakkabılara gitti. Geceden banyoya girilmiş, oyle böyle değil derisini kanatırcasına yıkanmış yıkanmıştı . O bembeyaz çarşaflara yatamazdı yoksa., alttan odunla yakılan banyoya sıra ile herkes girmiş aklanıp paklanmıştı. Arife demişlerdi herkes yıkanmalı. Saçlar iki örgü olmuş sabaha kadar kuruması planlanmış, sabah bele kadar gelen o örgüler açılmış omuzlara dökülmüştü, yıllar boyu süren tekrarlayan alışkanlıklar işte. Önce bir ablaya gitmiş, sonra ötekine yalvarmış, sonra annenin dizinin dibinde beklemişti örgüler için, olmazsa olmazdı çünkü yoksa o bayram eksik olurdu, saçlar savrula savrula yürünmeli, arada eller ile şöyle havalandırılmalı, babanın eli öpülürken onlar salkım saçak dökülmeli, ”Ben büyüdüm artık ” demek istenmeliydi. Bayram parası alırken babaya sıkıca sarılmalı o saçları eliyle toplamalı yanakta öpücüğü tam hissetmeliydi.

Sandalyede rugan kırmızı ayakkabılar, eflatun renkte pantolon, beyaz bluz, aynı renk hırka, temiz ve yeni olması gereken çamaşırlar öylece beklemeliydi. Gözünü her açtığında onları tekrar tekrar kontrol etmeliydi. Öyle kalkar kalkmaz giyinmek gerekirdi, babayı öyle beklemeliydi, camiden geldiğinde ”Çorbalık” hazır olmalıydı ilk öpmeliydi elini hatta kimseye kaptırmamalıydı bu sırayı, kapıyı da o açmalıydı, camiden yapılan canlı yayını takip etmeli kanalı bulmalı yüksek sesle herkesin dinlemesini sağlamalıydı. Tek radyo evde, tek kanal yayında. Yayın bitince bilirdi ki baba az sonra elinde gazetelerle gelecekti. Bayram namazından sonra herkes camide bayramı kutlayacaktı birbirinin, seneye yeniden görüşelim denecekti, bir umut yeşerecekti herkesin içinde, ne olacak bu memleketin hali denecekti. Baba kapıdan girince bayram başlayacaktı. Babadan önce normal bir sabah, babadan sonra bayram sabahı oluyordu evin içinde. Sanki sihirli bir el uzanıyor değiştiriyordu herşeyi. Başka türlüsüne aklım ermezdi o zamanlar.

Kalkmalı hemen giyinmeli diye düşünürken, yanındaki ablaya bakılır aynı yatakta, oda küçük dört yatak sığar ben beşinci, bir akşam bir yatakta, diğer akşam başka bir yatakta misafir olurum.

Sonra gelsin çorbalar, misafirler gelmeden herkes karnını doyursun, Ramazan bayramıysa arkadan hemen tatlı yensin, Kurban baramı ise kurban kesecek kasap beklensin, önceden hazırlanan kaplar, bahçede hazırlanan kurban kesim yeri, ”yine kasap gecikti, hep boyle yapar bu adam lafları, başkasını çağırsaydın sitemleri, şimdi misafirler gelmeye başlarsa kim ilgilenecek bunlarla, bu etle, vallahi ben sıkıldım artık bu işlerden bu teşaştan ” sitemleri havada dolaşır kimse diğerini dinlemez, herkes susmayı tercih eder, şimdi bayram sabahı bir de kavga çıkmasın düşünceleri, kasap gelir kurban kesilir, biz çocuklar seyretmek için kurbanın başına doluşur, bir yandan gözümüzü kapatır, avuçlarımızla, bir yandan da parmak arasından seyre dalarız. Annem biraz söylenir ama eti paylaştırır, babam kurbanın ciğerini hemen tavaya atma telaşında evde misler gibi kavrulmuş ciğer kokusu, babam pidenin içine doldurur sıcak ciğeri, maydooz da konmalı, ben siyah ciğeri yemem itirazları, ben beyaz ciğeri yutamam sözleri benden, içine yoğurt da koyalım yutamıyorum diye heyecanlı sözcükler, evde bir telaş bir heyecan. 1 haftadır yapılan temizlik boşa gitmiş sanki giren çıkan, misafir yetişmişse sabah kahvaltısında ciğer de yer bizimle, yetişememişse şansına küssün, biz bize yeteriz, misafir umduğunu değil bulduğunu yer, kahve içer annemim güllacını yer gider. Gelen, giden, giren çıkan belli değil evde. Biz zaten yedi kişiyiz, gelenlerle, yemekte olanlarla ev bütün gün 15-20 kişilik bir telaşta.

Öğle olur yemek hazırlanır, adettendir herkes ayni anda oturur masaya, kahveler birlikte içilir ben getir götür işlerine bakarım, çok büyük işer başarmış endamımı da takınırım. Yemek hemen bitmeli oğleden sonra gelenler olur mutlaka,” kimse gelmezse ben giderim abime, abama” der annem.

Kimse yoksa öğleden sonra biraz uykuya yatılır ”Samur bir kürk örtülürmüş bayram günü uyuyanların üstüne ” der annem, demek ki öyle öğrenmiş annesinden. Babam güler, ben uykuyu kaçırmam, baba koynuna dalarım.

Başka türlüsüne aklımın ermediği günlerdi bu günler. Babayla geçen abilerle ablalarla süregelen güzel günlerdi. Gece hazırlanan panayır yerine gitmeden annemin yine sesini duyardım ”yeni ayakkabılarını giyme çizilir” Çıkarırdım o zaman kırmızı rugan ayakkabıları, sandalenin üstüne koyamazdım ama karşıki yatağın en altına saklardım, gece yattığım yerden görebilmek için…
Hale Erel

Bu Gün Benim Doğum Günüm

Bu Gün Benim Doğum Günüm

 

Bir kış sabahı doğmuşum. Aslında, ben bir kışa doğmuşum, yaz yaşamaya çalışmışım. Dünyanın özel bildiği ve kutlamalar yaptığı bir günde sabahın erken bir saatinde ve evde dünyaya gözümü açtığımda herkes benim ne kadar şanslı olduğumu düşünmüş. Düşünmüş mü acaba? Ne düşündüklerini bilmiyorum, kimse bir şey söylemedi, ama ben 31 aralık sabahı doğmuş olmayı bir şans olarak göremedim hiçbir zaman. Her yıl, yeniden en baştan, yeni yılı karşılama telaşı içinde; iki arada bir derede,  benim için olduğunu bile düşünemediğim bir pastanın üstüne sıralanan mumlar bana özel ve güzel gelmedi, gelemedi. Kaymaklı da doğmuşum ama hep kaymağı paylaşır olmuşum. Kendimi ilk bilişim Kaymaklı’da olmuş ama, hep merak etmişim nerede senin kaymağın diye. Pabuçlarımı eskitememişim ama kök salmışım, göbeğimi bırakmışım oralarda. Kökümü koparmaya çalışanlara uzaktan bakmışım. Bahçede top oynamışım, saklanmışım, hayata bağlanmışım. Hayatımın yarısını ben yaşamışım, yarısını da başkaları yaşamış. Güzel evim kutsal evim. Söz vermişim kendime birgün döneceğim demişim.

17 yaşında anne olmakla gurur duyan annem, bir defa bir yılbaşında komşunun evinde yemek yemeyi planlamışken, ben o sabah gelmeye karar verdiğim için gidemediğini söyledi hiç de azımsanamayacak bir sıklıkta. Dört çocuktan sonra, ki bunların en büyüğü 10 yaşında küçük olan da 4 yaşında , karnı burnunda hamile bir kadına evde hazırlık yaptıramayacaklarını düşünmüşler, o soğuk kış gününde. Ama ben yılların alışkanlıklarının değişmesini istememişim belli ki, tutucu olmam doğumumda başlamış ve sabah erkenden gelmeyi tercih etmişim. Ne düşündüklerini hala merak ederim abi ve ablalarımın. Nereden geldi bu ufaklık mı dediler; neden geldi zamanı mı dediler; tam da komşu Hatice teyzenin evine gidecektik yarın gelsen olmaz mı dediler hala merak ederim, belki de hiç düşünmediler. Hala neden iki kız, iki erkek çocuktan sonra bir çocuk istendiğini anlamadığım gibi, onların düşüncelerini de anlayamadım, insanım işte çelişki dolu. Yeni bir heyecan, yeni bir cana sevinmiş olmalarını temenni ettim. Önce ve sonra çocuklar, yine çocukça oynaşmışlar sokaklarda, o telaşla kimse sormamış ne yaptıklarını, belki de hayatlarının en sorumsuz yeni yıl gecesini geçirmişler sayemde. 

Aslında birçok sefer annem ”yanlışlık oldu, gebe olduğumu sonra öğrendik , dördün ün yanında beşinci de büyür diye düşündük” diyorsa da, anlıyorum ki ben kendim gelmeye karar vermişim ve kendim gelmişim bu dünyaya; kendi hayatımı yaşamak ve kimseye hesap vermemek özgürlüğünü o ilk gece tatmışım, o halde geleceğim güne de ben karar vermekte hiçbir sakınca görmemişim.Bir trene binmişim, maceranın ortasına tam da istediğim gibi düşmüşüm, bazen teğet geçmiş hayatım ailemle, bazen ortak yaşamışım, bazen uzaktan bakmışım, bazen de ne işin var kızım buralarda deyip sorgulamışım kendimi. Trene binenler olmuş, yarı yolda inenler olmuş, trenin arkasından seyre dalanlar olmuş, birlikte gitmişiz, bazen beni yarı yolda bırakanlar olmuş, zamansız terk edenler olmuş, arkasından baktıklarım olmuş, en çok babama yanmışım hem de biraz kızmışım. Yazmışım, çizmişim, okumuşum, sonra dönüp oynamışım. Ortalarda iyi bir tiyatrocu olmuşum çok zamanlar. En çok da bavulumu hazır tutmuşum, gitmek için ve gelmek için. 

Hani derler ya ” cuk diye oturdu ”diye işte oyle cuk diye oturdu tercihlerim tam da hayatımın ortasına. Dedim ya tercih benim olduktan sonra yaşar giderim bu hayatı. Doğum günlerimi özel hissedemedim ama hayatımı çok özel hissettim. Doğum günlerim, kutlamalarım hep bir yerlere ilave olmuş, bundan dolayıdır ki hayatımı özgür ve bağımsız yaşamaya gayret etmişim. O gün ki ben doğmuşum, o özel gün, bir kutlamaya ilave olmuş, bir yeni yıl hazırlığı arasında unutulmuş, kalabalıkta yenen bir yemeğin sonunda bir pasta gelmiş ortaya, zaten gelecekmiş ama bu sefer üstünü mumlar süslemiş, doğum günün kutlu olsun denmiş yanında yeni yılın da kutlu olsun denmiş, ne kadar şanslısın yeni yılda doğdun denmiş, kimse benim doğduğum için şanslı olduğumu düşünememiş. Düşünüyorum da zaten zorlu geçen çocukluk döneminde elime sıkıştırılan armağanlar aslında yeni yıl hediyesi olmuş. Her zaman bir armağan eksik olmuş hayatımda. Dördün yanında beş de büyür gibi bir anlamı olmuş bu armağanların benim için. Kurbanlar kesilerek karşılanan erkek çocuklardan sonra gelen kız çocuğu gibi olmuş. Yanlışlıkla olmuş. Aslında istemiyorduk ama oldu işte gibi olmuş.Tekne kazıntısı gibi olmuş. Olmuş işte, çok da iyi olmuş… 

Ve hep bir yaş daha büyük olmuşum, bir beden büyük gelmişim yeni seneye, senenin son günü doğduğumdan dolayı, hep açıklamak zorunda kalmışım senenin son günü doğduğumu, yüzüme şakayla karışık merakla bakan meraklı ve alaycı bakışların, ”ne güzel bir günde doğdunuz” diyen gülen suratların karşısında. ”Senin doğduğun gün özel değil mi güzel değil mi?” dedim içimden ben de en gülen suratımı takınarak, sen doğdun bundan daha özel ne olabilir dedim ama sadece içimden diyebildim. Onlar mutlu benimle espiri yaptılar, ben keşke bunu sormasaydın da uzaktan göründüğünden daha çok sevseydim seni dedim içimden.

Bu gün benim doğum günüm. Özel  birinin, özel olmayan bir günü. Bu gün benim doğum günüm, varla yok arasında bir gün, iyi ki doğdum dediğim en güzel gün..

yazar-çizer-okur-fotoğraf çeker-doktor

yazar-çizer-okur-fotoğraf çeker-doktor

DSC_3110a

Ben hayatla, hayat benimle dalga geçiyoruz. Kim galip kim mağlup anlayamadım…..

Doktor. Kıbrısta doğdu. Hem Akdenizli hem de adalı olmanın ayrıcalık olduğunu hissetti her zaman hayatı yaşarken . Daima hafife aldı hayatı ama hayat onu hiç hafife almadı; yine de güldü geçti her yeni olay karşısında. Üniversite diyerek geldi İstanbul’a ve her zaman geriye dönme arzusu oldu içinde . Yıllarca bavulu hazır bekledi doğduğu topraklara dönebilmek için; sadece tatillerde gidebildi. Sonunda gerçek bir İstanbul sevdalısı oldu çıktı. Öyle ki bir gun İstanbul’dan ayrılırsam her köşesini fotoğraf karelerınde saklarım diyerek başladığı fotoğrafcılık , bir İstanbul tutkusu gibi her gün biraz daha büyüdü içinde. Sonunda ne seninle ne de sensiz diyerek İstanbula teslim oldu. Çeşitli denemeleri ve yazıları var. Bir roman yazıyor. Yazacak o kadar çok şey var ki, tam bitti diyorum yeni bir olay başlıyor hayatımda romanım bir türlü bitmiyor diyor. Gerçekten anlattıkça anlatmak istiyor insana.. Hayatında derin izler bırakan depremi anlatıyor. Savaşı anlatıyor . Kıbrıs var yaşamın tam ortasında. İstanbulu bir tutku olarak yaşıyor. Kıbrıs, Kıbrıs diye diye çakıldı kaldı İstanbul’da…
Bir de meslek edindiği çocuk dotorluğunu yapıyor. Çocukları sevmemek mümkün mü diyor, oyunlarla muayeneyi tamamlıyor. Çok renkli çocuklar diyor, bir çocuklar bir de doğanın renkleri; vazgeçilmez ikili.

Renkleri seviyor, renklileri, bir de delileri.

Babama Mektup

Babama Mektup

”Acıdan kaçmak yarayı açık tutar” dediler bilirsin değil mi? Hem çok uzun bir zaman oldu sana yazmayalı. Ben bu gün bu yarayı kapatmaya gelmedim, seninle dertleşmeye geldim sadece. Beni bırakıp gittikten sonra o kadar çok yazdım o kadar çok çizdim ki, ne sen sor ne ben söyleyeyim. Dayanamadı kalbin değil mi? Yaşadıklarına dayanamadın. Bize anlatmaya başladığın zaman 2. Dünya Savaşı’ndan başlardın hatırlar mısın? Açlık vardı ekmek bulamıyordunuz. Soğuktu, ısınmak için annenin koynuna giriyordun. 1927’de doğmuş, tam da ortasına düşmüştün dünyanın ve Kıbrıs’ın 1929 kaosunun. Biz ne çok gülerdik bunlara. Keşke yeniden yanımızda olsan yeniden anlatsan biz daha dikkatle dinlesek daha çok anlasak, bitmeyen hikayelerinin değerini.

Seni çok özledim Baba, çok özledim. Anlat deseler anlatamayacak kadar. Çok kızdım önceleri bizi bırakıp gittiğin zaman, çok içime kapandım ”Neden” diye sorgularken. Bir kış sabahı ki günlerden 16 Ocak sabah sekiz civarı ve günlerden Cuma,  neden böyle bir şey yaptın anlayamadım yıllarca. Hep sorguladım kendimi. ”Kızım doktor oldun işe yaramadı, hem de hiç bir işe dedim” dedim kafamdaki soruların cevabını bulamadım. Sen doktor olmamı istemiştin ya ben de olmuştum ya, hem sana bakacaktım hem de çorba yapacaktım ya yaşlandığında, sen beni neden bırakıp gittin? Çorba yerken hep gözüm yaşarıyor ya, aslında sıcak olmasından değil biliyorsun değil mi?

Dayanamadın değil mi? Yaşadıkların çok ağır geldi değil mi? Saysam sayamayacak kadar çoktu değil mi yeniden başlamak. 2. Dünya Savaşı. 1950 -54 -58- 63 -68 -74. Ne kötü sayılar bunlar, hep savaşı anlatan, hepsi 1900’lü sayılar. Hatırlar mısın bir sabah erken ben henüz uyurken kapımı çalmıştın. ”Kızım iyi değilim” demiştin, ben nasıl koşmuştum yanına, nasıl uzattım seni yatağa hatırlar mısın, hani bana anlatmaya çalışıp anlatamadığın o dudaklarından dökülen son sözcükler, hani elin elimde gözün gözümde geçirdiğimiz o birkaç saniye, bana asırlar kadar uzun gelen birkaç saniye. Bugün biliyorum artık o sözcüklerin anlamını. ”Kızım” dedin “yoruldum, çok yoruldum, her seferinde yeniden başlamaktan yoruldum. Seni, sizleri hep bir şey olmasın diye korumaktan çok yoruldum, bitmiyor bu savaşlar, unutamıyorum göçmenlik günlerini, unutamıyorum seni gece yarısı daha emniyetli bir yere kaçırdığımı, unutamıyorum abilerinden günlerce haber alamadığım günleri, unutmam mümkün değil yaralı dolu kamyonları, içine ölmüş bedenler karışmış kamyonları. Hastaneye getirilen o gencecik çocukların feryatları kulaklarımda çınlıyor. Annenle sizi iyi bir insan olarak yetiştirmek için çok uğraştık çok yorulduk, sen de şimdi okulu bitirdin, bana büyük armağan verdin ben gidiyorum babam, buraya kadarmış çok yorgunum ancak uzun bir uyku ile dinlenir bu bedenim.

Uykumda Küçük Kaymaklı’da hapis kaldığım günler geliyor aklıma, ölümden kıl payı kurtuluşum gelir. Hep sorguladım durdum suçum ne diye, bulamadım, galiba suçumuz Kıbrıs’ta doğmak, her zaman yeni bir savaşa hazırlanmak, hep yedekte biraz un biraz süt biraz şeker bulundurmaya çalışmaktan çok yoruldum babam, kalbim dayanamadı bu yorgunluğa, tam bitti derken diğeri, yeniden öteki geldi, 5 sene her akşam yaz kış demeden nöbet tutmaktan yoruldum, komşu bildiğim insanları, düşman mı diye düşünmekten ve onlardan korkmaktan yoruldum, sabah hangi sıfırla çarpılacağımı düşünmekten yoruldum, ben görevlerimi tamamladım, sen de okulu bitirdin bundan sonra yapacak birşeyim kalmadı. Kızım biliyor musun çok çalışmaktan da yoruldum, hep yarını düşünmekten, evim varken evsiz kalmaktan, çok ama çok yoruldum. Her savaşta kaybolan, ne olduğunu bilemediğimiz insanları düşünmekten, merak etmekten çok yoruldum, en çok da hayatla savaşmaktan yoruldum” dedin , benim bildiklerimi ve evde hiç konuşmadığımız gerçekleri anlattın bana tek tek. Peki sen biliyor musun baba, benim feryatla ”kader yok kısmet yok gidemezsin beni bırakamazsın” diye bağırdığımı. Duymadın mı benim ne kadar acı çektiğimi. Sen uykuya dalarken en derininden, benim aslında hayatımı aldığını, beni kimsesiz bıraktığını bilemedin değil mi? Ben biliyorum senin neler yaşadığını, o bizden ayrı geçirdiğin üç gün var ya üç gün hepimiz ayrı ayrı kitabını yazarız o üç günün.

”Sokak başında Birleşmiş Milletler’in arabaları geçiyordu, durdular baktılar bize, tüfek sırtıma dayalıydı, korktular beni öldüremediler, şimdi olmaz dediler beni eve getirdiler yarın gelip alacaklar, bu son gece” demiştin ya bize, sonra bir daha o günleri hatırlamamıştık ya hiç birimiz, sen de unuttuğumuzu sanmıştın ya baba, biz unutmadık, ya sen unutmuş muydun benim hala uykularımı bölen bu gerçeği?

Henüz büyümeden yaşadığın üst üste gelmiş savaşların hepsini biliyorum baba, soğuk kış gecelerinde hani göçmenlik günlerinde bizi oyalamaya çalıştığın günlerde bizi bir odaya toplayıp anlattığın masalların hepsini hatırlıyorum. Savaş vardı değil mi sen babasız kaldığında, yokluk vardı, yoksulluk vardı. Delikanlılık yıllarında bunlar seni çok üzmemişti, tektin, yalnızdın, bir anan vardı, bir şekilde tutunuyordun hayata. Ama sonraki yıllar var ya çocuklarını korumaya çalıştığın. Hatırlıyorsun değil mi bir akşam bizi kamyona doldurup karanlıkta  Kumsal’dan Lefkoşa’ya doğru yol alışımızı. Top sesleri arasında yolu bulmaya çalışmamızı . ”Hazırlanın hanım” demiştin “hemen gidiyoruz, kızımız büyüdü artık gitmeliyiz, Rum askerleri karşıya gelmiş”, hazırlanmıştık, yani kamyona dolmuştuk. Ne çok korkmuştum o akşam sana bir şey olacak diye, ne çok korkmuştum kamyon bir top ateşinin altında kalacak diye. Hatırlıyorsun değil mi sabahın erken saatlerinde evimizin karşısındaki boş araziye yukarıdan inen askerleri ve her birini ayrı ayrı gözlerimizle takip edişimizi.

 

Kurşun sesleri arasında onlardan gelen feryatları hatırlıyor musun? ”Bu da gitti yanlış yere indiler hanım” diye her seferinde arkasına saklandığımız duvarın gölgesinden çıkıp yeniden yerine çöküşünü ben unutmadım babam, sen unuttun mu o feryatları, o kulak tırmalayan feryatları. Karşıda Rum askeri ve Türk askeri karışık, biz saklanıyoruz, inmişlerdi de yanlış yere inmişlerdi hatırlıyor musun?
Hem ben sana çok da öfkelenmiştim biliyor musun? İnsan 5 sene haftanın her gecesi asker nöbeti tutar mı baba ya? Bu nasıl bir askerlik ki bitmemişti sende. Ben çok ağlıyordum her akşam seni beklerken pencerede… Ben galiba senin hep benim yanımda olmanı istemiştim.  Annemle ne çok geldik senin dükkana hatırlıyor musun, sen marangoz dükkanında askerin masasını sandalyesini yaparken, iki abim de seninle yarışırken beceride, ben elimde çekiçle ne çok çivi çaktım masaların ayaklarına. Beni oyalamanın bir yolunu bulmuşlardı abiler, eline bir çekiç, üç beş mıh, oyalansın çocuk, yoksa o günlerde anlamışlar mıydı benim, yıllar sonra  babaya ihtiyacım olacağını? Bense ne çok keyif yapmıştım sizinle geçirdiğim o zamanda. Bu günlerden kalmadır kendi işimi kendim halletme alışkanlığı bilirsin.
Bir sabah uyandığımda senin gözlerin kan çanağına dönmüş öylece otururken buldum seni, hiç unutamam. Kucağına atlamıştım neden evdesin diye. Sen söyleyememiştin annem söylemişti ”evimizin yandığını”, ben ne çok ağlamıştım benim de bir yatağım olacaktı yeni evimizde, şimdi yine olamayacak ben ablamlarla yatmak istemiyorum demiştim. Sen sarılmıştın boynuma ”kızım gel bakalım tekne kazıntım, tabii ki olacak, artık burada oturmayacağız, senin ayrı odan olacak demiştin” ve kısa süre sonra yeni bir eve çıkmıştık. Kendi evimiz bir gecede yanmış, biz yine Kaymaklı’ya dönememiştik. Yıl 1968 değil miydi? Hani hepimizin büyük umutlarla gece gündüz çalıştığımız, evimizi yeniden yaptığımız o yıl…1968…
Baba sen sadece bizim için yaşadın biliyorum. Bazen diyorum ki acaba bizler 5 çocukla bir akşam ortada kalsak devam edebilir miyiz bu hayata? Bir akşam ne çok yalvarmıştım sana ”İstanbul’a geliyorsun değil mi?”
Ne çok istemiştim benimle İstanbul’a gelmeni. Sen sadece ”Kader, Kısmet” demiştin hatırlarsın. Ben tepinirken ”Kader yok, kısmet yok baba” diye, ”Hanım deli bu kız” demiştin, “kaderin önüne geçilmez kısmetten ziyadesi olmaz”. Halbuki bilmeliydim Kıbrıslı en çok kadere ve kısmete inanır. Çünkü Kıbrıslı bilir ki gece yattığında sabah savaş çıkmış olabilir, bilir ki bir akşam hakkında verilen kararları birileri uygulamak için gelmiştir. Kıbrıslı’nın kaderi masa başında yazılır. Ne çok hayatlar kararır, ne çok umutar kaybolur kimse hesaplamaz bunları. Kıbrıslı için” kısmet” duadır aslında.  ”Kader” vazgeçilmezdir.
Sonra ne oldu biliyor musun baba, soğuk bir Ocak günü seni toprağa verdik. Sonra Lefkoşa’nın yarısı mezarlığa geldi. Diğer yarısı bizim evden geçti. Derviş Usta için ağladı dükkan komşusu, asker arkadaşı, dostu, ailesi, esnaf, bürokrat, doktor, avukat, yoğurtçu, yumurtacı, camcı , ayakkabıcı. Ben en çok senin soğukta üşüyen ayakların için ağladım. Hani nöbete giderken annem senin ayakkabılarının içine gazete kağıdı koyardı sıcak tutsun diye, ben hala denerim bazı zamanlarda seni yanımda hissetmek için. Sonra seni bıraktık ve öylece geldik o soğukta, o toprakta. Kader dedik kısmet diyemedik. Bir insanın kalbinin bunca savaşa  dayanamayacağını hep bildik hiç dile getiremedik. Bir insanın 5 çocukla sokakta kalamayacağını hiç hesaplayamadık. Bir akşam ve sonra kaç akşam,  hayatının başına ve sonuna sıfır katılabileceğini hiç ama hiç kabul edemedik.  Bir insanın 5 yıl asker nöbetine gidemeyeceğini anlayamadık. 63 savaşı tam bitmişken, bırakıp kaçtığı evine bir daha gidememenin acısını yüreğinde çok ağır yaşayacağını hesaplayamadık. 68’de evi yandığında çocuklarının yüzüne bakamayacağını, hissedeceği mahcubiyeti hiç anlamadık, aslında biz anladık da onlar anlamadılar. 74’te iki oğlunu savaşa gönderip, kızını yabancı askerlerin zorbalığından korumak için gece yarısı bir meçhule doğru yola çıkmak zorunda kalmanın ne büyük bir acı olduğunu hiç hesaplayamadık. Bunun hesabını soracak kimseyi bulamadık karşımızda. Kendimizle hesaplaştık kendimize sorduk durduk, sorduk da cevabını yine bulamadık.
59 yaşındaydı dediler, kalp krizi dediler. İlk kriz çok ağır geldiği için kurtaramadık dediler. Her şeyi söylediler. Ben sadece baktım bunları söyleyenlerin yüzüne, sesim çıkmadı, gözyaşım durmadı, inanmadım bu yalanlara, içimden bir ses ”Bu kadar yaşaması bile mucizeydi, bu acılar tahammür edilmezdi babam” dedi. Sonra; aslında sonrası yok, hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmadı benim için ama hiçbir şey. Kendime iki baba seçtim, ağladığımda boynuna sarılacağım, sevindiğimde paylaşacağım iki baba. Onlar bunu bildiler, kabullendiler, baba oldular bana,  bir kadının hangi yaşta olursa olsun bir babaya ihtiyacı olduğunu hep hatırladılar.
Annem mi? Annemin Alzheimer denilen bir yoldaşı var bu günlerde, kendi dünyalarında ikisi birlikte yaşıyorlar, biz kapıyı aralamaya çalışıyoruz, içeri girmek için uğraşıyoruz ama çok anlamlı olmuyor. Bazen fotoğrafları alıyorum oturuyorum dizinin dibine, Alzheimer’i kovalıyoruz oralardan. Tek tek bakıyoruz birlikte, sonra senin fotoğrafına geliyor sıra, alıyor eline bakıyor, bakıyor ”Baban” diyor “erken gitti…”
“Erken gitti anne” diyorum, gülüyor ”Kaymaklı’da çocukları rahat etsin diye en büyük evi yaptırmıştı” diyor, “çok iyiydi, hiç şikayetim olmadı” diyor… Başımı kaldırıyorum, yüzüne bakıyorum, ne bir damla yaş gözünde, ne bir isyan sözlerinde. Alzheimer’i yeniden çağırıyorum yanımıza, hatırlamasın istiyorum, o evde çok kısa bir süre oturduğunu hatırlamasın. Ağlamıyor, hatta hafifçe gülüyor, sonra ben onun yerine de ağlıyorum, hatırladığım her geçmiş için.
Huzurla yat Babam, huzurla. Bu gün 16 Ocak, benim kara günüm. ”Kader”in benim hayatımı benden aldığın gün, ”Kader ve Kısmet”e her Kıbrıslı kadar inanmaya başladığım gün.