Zafer sinemesının yanındaki ev

Sürekli kaşınıyordum. Elim başımda, karnımda bacağımda sürekli kaşınıyordum. İçi su dolu kabarcıklar her yerimde vardı. Okula başlayalı henüz 1-2 ay olmuştu ve ben su çiçeği olmuştum. Annem odanın bir köşesinde başını dikiş makinesinden kaldırdı ve ”Kaşınma iz kalacak” dedi. O kadar; aslında ben hasta olduğumu da bilmiyordum. Kimse de sen hastasın dememişti, zamanları yoktu. Ablalar okulda, abiler okulda, sonra da dükkanda, annem dikiş makinesinin başında. Eve gelen kadınlar var. Ellerinde tomarlarca asker rengi kumaşlarla gelen kadınlar var. Asker rengi iplikler, asker rengi düğmeler. Bizim eve kaç ton asker rengi kumaş geldi kaç adet asker elbisesi gitti, eminim annem de bilmiyordu. Bazen kim olduğunu bilmediğimiz kadınlar geliyor kumaş bırakıyor, bir başkası da elbiseleri alıp gidiyordu. Başka kadınlar da vardı gelenler arasında, biz de destek olacağız diyorlardı. Aslında annem çok düşünmemişti bu konuda. ”Dikiş dikmesini biliyor musun?” demişlerdi, yanıt ”Evet” olunca eve gelip giden yabancılar başlamıştı. Ev bizi sığmıyor, bir de metrelerce kumaş, mücahit elbisesi oluyor. Bu elbiseler nereye gidiyor, neden dikiliyor hiç bir fikrim yoktu. Unuttuğumu sanıyordum, unutamıyormuşum. Kendime bile anlatamadığım yaşanılanları unutamıyorum, hem de hissettiklerim her gece bir kabus oluyor. Oyuncağım yok, ama diğer çocuklar elimdekileri almak istiyorlar. Babamın benim için yaptığı tahtadan adamlar, hacıyatmazlar, çocukların rüyalarını süslüyor. Hacıyatmazlar bana, topaçlar abilere. Bebekler ablalara. Ablalar da benim için bebek yapıyorlar. Babam bebeğin kafasını tornadan cıkarıyor, ablalar bebeğin saçını yünden örüyorlar, gözlerini yüzünü boyama işi babamdan. Elbiseler annemden. Odanın köşesinde yerde oynuyorum. Halı yok. Kapı çalıyor, annem koşarak açıyor karton kutularda tıka basa sığdırılmaya çalışılmış asker rengi kumaşlar taşınıyor içeriye. Odada kumaş kokusu. Ben bakıyorum, yerimden kalkıyorum yatağın üstüne çıkıyorum oradan daha rahat görüyorum herkesi. Sonra tanımadığım insanlar doluşuyor evin içine. Tonlarca kumaş geldi, sayısı belli olmayan mucahit elbisesi gitti; bu bizi sığmayan küçücük evden. Ev küçük iki katlı, kibrit kutusu büyüklüğünde bir ev. Altta bir oda, üstte iki oda daha, bir de oda büyüklüğünde bir iç avlu. Bahçeli bir ev. Bizim ”Hanay” dediğimiz türden tam bir Kıbrıs evi. Aylarca gelen giden bitmedi. Dikiş makinesi vardı annemin. Vatan için dedi gelsinler dedi ben de yaparım dedi, mücahit sağolsun dedi biz kurtulduk onlar da kurtulsun dedi. Kaç zaman, kaç ay ben hatırlamıyorum, gündüz mücahit elbiseleri dikiliyor. Bazen benim elime de düğme tutuşturuyorlar eve gelen yabancı kadınlar. Bir de iğne. Yüksük kullanmayı çok seviyorum, işin en keyifli tarafı parmağıma yüksük takmak. Yüksük parmağıma geçince ”Ben evlendim” diye dolanıyorum ortalarda; ne varsa evlilikte? Düğme dikmeye çalışıyorum ama beceremiyorum. Çünkü becermek istemiyorum. Ablalar okulda, abiler hem okulda hem de dükkanda, ben hep evde. Düğme dikmekten nefretim o günlerden gelmeli. Birkaç yıl önce bana uzatılan gömlek ve düğmesini reddedişim, eldeki düğmeye de gömleğe de nefretle bakışım bundan olmalı. Anlamadı nedenini, ben de anlatmadım. Evimdeki kocaman kutuya düğmeleri saklayışımı kimse anlamıyor aslında. Ben düğme dikmesini hiç bilmem. Yenicami İlkokulu’nun ilk gününde, gün sonunda kapıda tek başıma beklemeyi de sevmedim, annemin mücahit elbiselerini dikmek için beni unuttuğu gündü o gün. Evde mücahitlere gidecek elbiseler dikiliyordu, o gün gelip alacaklardı. İlk okul günü, Yeni Cami İlkokulu. İlk öğretmenim Türkan hocanım. Anne gibi sevgi dolu. İlk gün hava sıcak, okul sabahtan öğleye kadar sürdü. Zil çalıp da okul bitti mi elimde çantam kapının önüne çıktığım ilk gün. İlk defa kendimle yalnız kaldığım o ilk gün, siyah önlük içinde ilk sıradanlık. Herkesin annesi, abisi bahçede, ben etrafa bakıyorum. Tanıdığım kimse yok. Yanıma biri yaklaşıyor, bir amca kızının elini tutmuş, bana bakıyor, “Sen Derviş Usta’nın kızı mısın?” diyor. Ben başımı sallıyorum. ”Kimse gelmedi mi?” diyor; ben kafamı yukarı kaldırıyorum ”Hayır” olduğunu anlıyor. ”Seni babana, dükkana götüreyim gel” diyor, ben yine kafamı kaldırıyorum ”Hayır”ı yine anlıyor. Kızının elinden tutuyor gidiyor. Ben okulun bahçesinden çıkıyorum, önde bir ağaç var onun altına gidiyorum, belki annem gelmiştir diyorum kendime ama annem orada da yok. Sonra karşıda evlerin arasından kıvrılan dar yola bakıyorum, sabah bu yoldan geldiğimi biliyorum. Bu yolun bizim eve doğru gittiğini de biliyorum, o daracık yoldan ilerliyorum. Yol çok dar, iki kişi kollarını açtıgı zaman yolun duvarlarına dokunabiliyor. Yolun iki tarafında duvar ve kapılar var; daha sonra bu kapıların her birinin arkasında arkadaşlarımın yaşadığı kapılar. Hisarın üstüne gideceğimden eminim, ama ne kadar gideceğimden emin değilim. Korkuyla ilerliyorum, sulu gözlerimden akan yaşlar da yanaklarımdan ilerliyor. Ne kadar yürüdüm, zaman ne kadar geçti bilmiyorum ama nenemin evine ulaşıyorum. Kapıyı dedem açıyor, ben onu görünce de feryadı basıyorum. Annem dikiş makinesinin önünde mücahit rengi kumaşların arasında kaybolmuş. Akşam yemeğine babam bir süre gelmez olmuştu. Annem her akşam yemekten sonra cama dayanır, onu beklerdi. Ben de yanında, bazen ağlardım yapacak işim olmazdı benim, en kolayı ağlamak, kendinle kaldığın en güzel saatlerdir aslında ağlamak. Herkes ders calışırdı ben boştaydım annemle ağlardım. Sonra bana kızardı ağladığım için, “Gelecek” derdi. “Baban gelecek”. Gelirdi gerçekten, gece yarısına doğru gelirdi. Gündüz dükkanı vardı ekmek parası için çalışırdı, gündüz zamanı olmadıgı için her akşam nöbet yazmışlar. Annem evde, babam mevzide her akşam 2-3 saat nöbet tutardı. Aylarca sürdü bu nöbetler. Aylar yıllar geçti babamın nöbetleri hiç bitmedi. Hisar üstü. Çöp kamyonu bizi Lefkoşa surları üstüne, Hisar üstüne getirdiğini söylediler. Orada nenem ve dedemin evinin önünde durdu ve biz sırayla indik. Bir, iki, üç boşaldıkça boşalıyordu kamyon, tam 40 kişi. Dedem ve nenem bizi görünce gözyaşları sel oldu aktı. Bizden ümit kesmişler, günlerce haber alamamışlar. 40 kişi günlerce bir evde, ev de 2 oda, bir ”Hanay”a sığışmaya çalıştık. Bayanlar aşağıda erkekler yukarıda. Günlerce süren bir karmaşa ama hayattayız. Hayatta mıyız evet hayattayız. Ama gitmez bu şekilde. Ne kadar kaldık burada hatırlamıyorum. Çocukluk günlerinden kalma anıları olur ya insanların, hani babasının aldığı oyuncağı anlatır, annesi ile aldığı elbiseyi tarif eder, çocukluk hayallerini süslemiştir bunlar, ben de pişen yemeği kim yiyecek kavgasını anlatabilirim. Zaman ilerliyor, ev halkı gittikçe azalıyordu . Başını sokacak bir yer bulan gidiyordu. Kimi bir akrabasının yanına gidiyordu, kimi bir ev kiralayıp kafasını sokuyordu. Hayat işte doğan yaşıyordu gidecek yer yok, ben yok, kollektif bir yaşam var. Kısmette olanı yaşamak var. Zafer Sineması mihenk taşlarından biridir Lefkoşa’da. Zafer Sineması’na giderken köşede bir ev, nenemle dedemin evleri. Ben bazen bu evde kayboluyorum. Ev büyük olduğundan değil, kalabalıkta kayboluyorum. Hep sevmişimdir kaybolmayı hayatım boyunca. En büyük keyfimdir kalabalıkta kaybolma, en güzel zamanlarımdır hala ”kaybolma”, en güzel kararları alma anımdır. Zamanla evin konukları azalmaya başlamıştı. Başını sokacak bir yer bulan gidiyordu. Biz biraz daha rahatlıyorduk. Ama bizi sığmıyordu. Babam bazen çaresizdi, bazen de hedefler koyuyordu kendine. Çocukların karşısında çok güçlüydü; bizim için herşeyi ama herşeyi düşünüyordu; içindeki fırtınaları bilmiyorduk. Sabah erkenden dükkana gitmek acaba bu evden kaçmak için iyi bir neden miydi diye düşünüyordum. Bazen annemle ben de giderdim dükkana. Abiler her zaman dükkanda. Ben erkeklerle büyüdüm; abilerimle. Elimde çekiç çivi çok iyi hissettim kendimi çoğu zaman. Babam koltuk yapardı, masa, sandalye. Annem babamla olmayı çok severdi. Elinde fırçayla koltukların ayaklarını cilaladığını hatırlıyorum. Ben yapıştırılacak bir şey varsa tutkal sürerdim, benden sonra abilerin yeniden sürdüğünü farkederdim ama kimseye söylemezdim, ben yaptım zannetsinler isterdim. Zafer Sineması’nın köşesindeki çıkmazdaki ev, nenemle dedemin evi. O çıkmazda 2-3 ev daha var. Bizi önceleri çok sevmemiş birkaç ev daha, neden bizi sevmediklerini hiç anlayamamıştım. Uzaktan bakıyorlardı. Biz göçmen çocuğuyduk. Ne olduğumuz belli değildi. Nerden geldiğimiz de belli değildi. Çocuklarının bizimle oynamasını istemezlerdi. Kendileri ”iyi aile çocuğu” oldukları için ve biz evimizi bırakıp bir başkasının evine sığındığımız için bizimle konuşmak da istemezlerdi. Sonra bir gün uzun kocaman yeşil kapıyı açık gördüm tam köşedeki. Çocukluk işte içine bakmak geldi içimden, yavaşca yaklaştım ki içeriden bir kadının bana doğru geldiğini görünce geri kaçmaya başladım. Ama İsmet aba benden daha hızlı çıkmıştı. Yakalandım ama asla içeriye girmedim. Onunla hep kapı önünde hikayelerini dinledim. ” Goggocuk getirir babası, arsızdır yer halası” tekerlemesini öğrenip evde bunu tekrarladığımda halam çok üzülmüştü. Bir gün ”masal masal metitas” diye bir tekerlemeyi evde tekrarladığımda da babamdan herhalde ilk defa azarlanmıştım. Çocuğu yokmuş; ne diyeyim İsmet aba. Annem. Annem bunları hatırlamıyor şimdilerde. Bazen fotoğrafları alıp karşısına oturuyorum. Anlattırmaya çalışıyorum bu yaşadıklarını, hatırlamıyor ben anlatıyorum, içinden bir cümleyi alıp gülüyor kafasını sallıyor. Ellerine sarılıyorum, bebek gibi bakan gözlerine dalıyor gözlerim, ”İyi ki hatırlamıyorsun” diyorum, “hatırlamak insana acı veriyor”. Kaymaklı’daki evleri bilmiyor, Zafer Sineması’nı hatırlamıyor, Hisar üstünde yoldan geçen dondurmacıyı, kapının önünden geçen Yoğurtçu Musa Dayı’yı, babamın dükkanında yediğimiz pidenin içindeki o kebabı hiç hatırlamıyor. Tatlıcı Resa’nın dükkanını, yasemin satan çocukları, gannavurici o yaşlı teyzeyi hiç ama hiç hatırlamıyor. Mücahit elbiselerinin içinde kayboluşunu da hatırlamıyor. Hatırladıkları da var tabii ki, babamı hiç unutmamış, sözü dönüp dönüp ona getiriyor. İnsan kendine acı veren herşeyi unutmak istermiş, bir dönemi hatırlamamayı seçmiş belli ki. Ama babamla nasıl evlendiğini anlatıyor, babamla gezdiği yerleri anlatıyor, bazen bizim ismimizi unutuyor ama babamın Abdi Çavuş Sokak’taki dükkanını unutmuyor. Annem Alzheimer. Unutmayı seçmiş bir dönemi. Babamı hatırlıyor ve sadece babamla yaşadıklarını.