İnançlar


Yaşı elli ve üzerinde olan neslin, değişik geleneklerle iç içe geçen bir gençliği olmuştur. Sorgulamadan inandığımız.

Sorgulama olmaz, farklı düşünülemez. Anne dediyse öyledir, baba dediyse kesindir.
Geceleri dışarı sofra örtüsü silkmenin ve kirli su dökmenin sakıncalı olduğunu söyleyen annesinin,
gece ıslık çalınmaz, şeytanlar gelir diyen anneannesinin otoritesine karşı çıkmış babayiğit bulunur mu..!

Gece sakız çiğnemek ölü eti çiğner,gece aynaya bakmak,tırnak kesmek uğursuzluk sayılırdı..

İçten gelen törensellikleri cahillik olarak değil, kaybedilmemesi gereken bir gelenek aktarımı olarak görürlerdi.
Kafama bir örtü koyup, üzerinde tutulan su dolu çanağa kurşun döktüklerinde, duyduğum cazırtılar bitip de gün ışığına ulaştığımda, merakla bakmıştım tasın içerisine. Herkesin gördüğü bisiklet benim hiç sahip olmadığım bisiklet mi yoksa bisikletinin üstünde yolunu şaşırıp bizim evin önüne kadar gelen Rum kızın bisikletimiydi anlayamamıştım.

Çatlamış bu oğlan nazardan, gözleri çıksın inşallah!..Yüzü ay parçası nazara gelmesin kızımız.
Hepimizin bir nazar boncuğu vardı bir tarafımıza iliştirdikleri, hala işe yarayan.

Kafasının üzerine tuz çevrilip üzerine atılmayan kişi kalmamıştır o çağlarda.

Karnı ağrıdığında, beline atkı sarılıp üzerinde ütü gezdirilirken bilmem ne duası okunmayanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez sanırım. Nazar duası okunurken esnersen sendeki nazar çıkardı. Git anneannen bir nazar duası okusun dendiğinde koşa koşa gittiğini kimse unutmamıştır. Anneanneden yüksek sesle o duayı duymamış olsak da ilaç gibi gelmiştir her derde dava.

Hangi muskaların omuz başlarına çengelli iğneyle tutuşturulduğunu,

muska bizim değil kafir işi diyenler de vardı boynundan çıkaramayanlar da
Komşu teyzelerle gidilen yatırlarda ağaçlara bağlanan çaputlara,
gözlerini kırpıştırarak baktığı günleri hatırlamayanlar var mıdır?

Issız bir yerde siğerken ”desturr” diye seslenilerek meleklerin kaçışmasının sağlandığını,
kibritle oynamanın uyurken altınıza işeteceğini,
incir ağacına tırmanılmayacağını,
Makası açık bırakırsan kavga çıkacağını,
Namaz kılan babaannenin sırtına atlanılmayacağını, önünden geçilmeyeceğini
Pilav yerken tabağında bıraktığın pirinç taneleri kadar çocuğun olacağını..

Yemediğin lokmalarının ardından ağlayacağını,
Gidenin peşinden su dökmenin kısa zamanda döneceği umutlarını beslediğini,
Ciklet çiğnersen sakallarının çıkmayacağını,
Yaramazlık yaparsan polislerin gelip babanı hapse götüreceğini,

Gece saç kesilmeyeceğini,

Merdiven altından geçilmeyeceğini

Elden ele sabun verilmeyeceğini

Perşembe akşam tütsü yakılarak ölüleri hatırladığımızı

Yemek yerken gülünmeyeceğini

Akşam üstü cenazenin gömülmeyeceğini

Gece mezarlığa gidilmeyeceğini bilirdik

İki melek olduğunu birinin sağ omzunda olduğunu diğerinin sol omzuna konduğunu unutmamıştır hiç kimse

bu ağırlığın altında ezilse de


Unutan yoktur sanırım yaşıtlarımızın arasında..

Okul ve iş kapısına sağ ayakla girmenin, tahtaya vurup kulak çekmenin, çekerken dudaklarımızın arasından ”cucuukk” diye ses çıkarmanın pratik faydalarını nasıl inkar edebiliriz mutlu bir jenerasyon olarak.

Korktuğumuzda taktaya tık tık vurup kulağını çekmenin faydası saymakla bitmez.



Bir arkadaşım su içerken çömelir, elini başının arkasına koyarak aklının kaçmasını önlerdi!..
Ona öyle demişti anacığı, çaresiz çömelirdi çocuk..
Köpek uluduğunda kalkıp terliklerin ters çevrilmesini istediklerini anlayamazdım ama korkar yapardım hemen.

Üstelik eve girince çıkardığın ayakkabın ya da terliğin ters durursa, hemen düze çevirme gerekliliği varken.
Köpeklerin gece serenatları tersine işletiyordu gelenek ve görenekleri. Gece uluyan bir köpek kötü haber demekti, çıkar köpeği bulur susturmamız gerektiğini bilirdik.

üstünden çıkardığın elbise ters bırakılırsa işlerin ters gideceği korkusunu,

Ayakkabılar üst üste bırakılırsa eve davetsiz misafir geleceğini

gidenin arkasından evin temizlenmeyeceğini süpürülmeyeceğini öyle güzel öğrendik ki.

Bunlar bizim inançlarımız… Öyle gelmiş ve öyle gidiyordur.

Ne Çıkar Ateşböceği Sansalar Bizi

Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi…

Düşünüyorum da,

Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek

.Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,

Naif yönlerimizin keşfedilmesi,

Cesaretsizliğimizin anlaşılması,

Korkularımızın paylaşılması,

Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti

.Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.

Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında

Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.

Deniz minareleri, midyeler,

Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.

Sahi koruyor mu bizi çatlamamış sert kabuk?

Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?

Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?

Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?

Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?

Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak,

Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?

Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin

O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz.

Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,

Korkaklığımı, sevgi isteğimi

En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem

Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup

Bir kuş gibi uçacağım özgürce.

Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.

O da çözülecek belki.

Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.

Oysa bir görebilsek bunu.

Kalmadı böyle insanlar demesek.

Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.

Kırılmaktan korkmasak

Yaralansak…

Ne olur bir darbe daha alsak.

Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.

Denesek.

Risk alsak.

Yanılsak.

Fark etmez.

Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.

Ve kucaklaşsak yeniden.

Tıpkı eskisi gibi.

Ne olduğunu anlayamadığımız o 15 yıldan öncesi gibi.

O zaman fark edeceğiz.

Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.

Neler biriktirdiğimizi,kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.

Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.

Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.

Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.

Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.

Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.

Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.

Sevgiye çok ihtiyacımız var.

Ufukta kara bir kış görünüyor

Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri

Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.

Kurtulun bu yükten

Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.

Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri

Hem hepimiz bir yıldızız.Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.

Tagore,

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.