Hayat Benimle Dalgasını Geçiyor

Kamyonda gidiyoruz. Ben ve annem, babamın yanında oturuyoruz. Kucağımızda iki bebek var.  Kamyonun arkasında arka komşular. Göz gözü görmüyor, her yer karanlık. Uzaktan kurşun sesleri duyuluyor bazen. Nereye gittiğimizi anlayamıyorum. Bazen bir  bomba patlıyor biraz aydınlanıyor yollar, yolumuzu buluyoruz, devam ediyoruz. Babam konuşmuyor. Annem kucağındaki minik kıza sarılmış. Ben minik abiyle sarmaş dolaş “Korkma teyzeciğim” diyorum. Minik abi, benim oyun arkadaşım, oyun oynadığımızı sanıyor. Saat kaç bilmiyoruz, saatle işimiz yok. Günlerden ne,  hatırlamıyoruz. Uzaktan bir ses duyuyorum, bir feryat. Babama bakıyorum, o bana bakmıyor yolu kaybetmemeye çalışıyor. Birkaç saat öncesine kadar  evimizin yanındaki arazide kurulan havan topunun bizleri koruyacağını sanıyorduk. Korumak ne kelime, hedef olmuşuz. Asker, babamın yanına gelip de, “Hemen gidin buradan, düşmek üzereyiz, kızın var Derviş usta, etrafımızı sardılar” diyene kadar evimizi terketmedik. Bu kaçıncı defa da demedik, aslında bir şey demedik. Elle gelen düğün bayram. Öylece evimizi bekledik . Bebelerimizi besledik .
Kumsal bölgesi… Sabah erken saatlerde burnuma gelen odun kokusuyla uyandım. Kocaman bir ateş yanmış, üstünde koca bir kazan. Her sene tekrarlanan alışkanlık. Bulgur kaynatıyoruz. Hava çok sıcak. Uyuyamıyorum. Sabah dört sıraları uyanıyorum ki, odamdaki iki minik derin uykuda, uyandırmamaya çalışarak giyiniyorum, kendimi bahçeye atıyorum. “İnsan uyur biraz” diyorum. “Güneş doğduktan sonra, bu sıcakta yapılmaz bu iş” diyor babam.  “Çocuklar kalkmadan bitsin” diyor annem. Ben ateşi karıştırıyorum. Babam düşünceli. Abilerimden iki gündür haber alınmamış. Ablalar iyi ki uzakta. Ben ortalarda palyaçoluk yapıyorum. Bebekler uyanınca onların oyun arkadaşı, annenin yardımcısı, babanın eğlencesi. Temmuz sıcağında karşımızda bir ateş, kafamızda iki ateş, iki alev topu gibi beynimizi kemiriyor. Ben abilerimin adını söylemiyorum iki gündür. Çok özleyince, özleme merak da karışınca, ne isim kalıyor ne de cisim; Ben özlem oluyorum, onlar ben oluyor.  Sıcaktan gözlerim yaşarıyor.
”Süt de aldım” diyor babam. ”Peksemet de vardı”. Annem bakıyor, “Tamam tamam” diyor “ben bir yere gitmem, evimden asla çıkmam. Çay mı içeceksin bey, yoksa süt mü?” diyor annem; aslında babamı başından savıyor. Gün yeni açılmaya başlıyor, ben bir o yana, bir bu yana gidiyorum, sonra “Evin önündeki çiçekleri de sula” diyor annem. Yürüyorum ki ön bahçeye, arka arkaya patlamaya başlıyor. Kurşun sesleri beynimizi delip geçiyor sanki. Babam yanıma geliyor ışık hızıyla, kolumdan tutuyor “Hemen evin arkasına!” diyor . Ben evin arkasına geçmiyorum, duvara yaslanıp aradan karşıyı seyrediyorum. Gözlerime inanamıyorum, evimizin tam karşısında gökten serpiştirilen insanlar var sanki. Paraşütler laleler gibi açmış her yerde. “Baba, baba” diyorum, “gel de gör!” Evin tam karşısındaki yol boyunca devam eden toprak yığınının arkasında gökteki laleleri görüyorum.  Kurşun sesleri arasında gökten düşerken lalelerin feryatlarını duyuyorum. Kulakları sağır edercesine bağırdıklarına tanıklık yapıyorum. Lalelerin başlarının yana yattığını görmemek için gözlerimi kapatıyorum. “Yanlış yere indiler” diyor babam. “İnecek diyorlardı ama yanlış yere indiler…” Dün dükkanın önünde konuşuyorlardı, gelir diyorlardı ama yanlış geldiler. Gözlerde bir telaş.
Annem kucağında iki bebekle geliyor, bana veriyor onları. Kız henüz bir yaşında, erkek ondan büyük, üç yaşında. “Çocukları aldım evden” diyor. “Tüfekler evde patlıyor sanki  çok ses var, duvarda da delik açılmış…”
Elimizde birer biberon, kucağımızda birer bebek, evin önündeki cehennem ateşini seyrediyoruz, gelenler kimler, inenler kimler, nereden geldiler bilmiyoruz. Gelenler de aslında gelemediler, bunu biliyoruz.
“Radyoyu getir” diyor babam, “gel dedem” diyor kucağımdaki kızı elimden alıyor. Kız sesten korkmuş, kendi sesi hiç çıkmıyor. Radyoyu açıyorum. Kahramanlık türküleri arasında indirme ve çıkarma hareketinin her yerden başladığını duyuruyor  bir ses. Annemin gözlerinde iki damla yaş ”Oğullarım” diyor. Sonra artık çok konuşmuyoruz. Konuşmak için gücümüz kalmıyor. Biz susuyoruz, tabanca tüfek konuşuyor. Gökteki son askerin de sesini duyduğumuzda çaresizliğimiz geliyor aklımıza. Sesler de kesiliyor, silah sesi de duymuyoruz. Babama bakıyorum “Bitti mi?” diyorum. “Şimdi başladı” diyor. “Nasıl başlar?” diyorum “yeni bitmişti, daha dün gibiydi. Göçmenlik yıllarını henüz unutmamıştık. Bir daha bu evden ben de gitmem” diyorum bir tafrayla. Dudaklarımı sarkıtıyorum, suratımı asıyorum, küser gibi yapıyorum, babam da çok takıyor beni zaten bu halimle. “Büyü artık” diyor, “büyü…” Biliyordu, hiç niyetim yoktu büyümeye. Ya çocuk kalacaksın hayatla dalga geçeceksin, ya da hayat dalgasını geçecek çocuk olmayı bilmeyeceksin diye karar veriyorum. Hem ben dalga geçtim, hem de hayat benimle dalgasını geçti sonradan.
Sonraki günler, kaç gün geçti bilmiyorum. Sokakta yaşıyoruz. Evin arkasında yaşam alanı yarattık, bahçede bekliyoruz. Neyi ve kimi beklediğimizi bilmeden bekliyoruz. Aklımız iki abide, cismimiz iki bebekle, annem susmuş, babam konuşmuyor, bebekler de ağlamıyor. Sessizlik, kurşun sesleri ile bölünüyor, yaşamın sesi havan topunun sesine karışıyor. Babam her an bahçeden gelecek birilerini beklemiyor. Bir meçhul yaşamda nefes almak iyi geliyor sadece.  Eve sadece ben giriyorum. Çocukların elbiselerini topluyorum, annemden babamdan gizli banyo yapıyorum, elbiselerimi değişiyorum. Annemle babam  beni takip edemeyeceklerini  anlıyorlar, hem de engeleyemeyeceklerini. Kafama ne eserse onu yapıyorum. Kimse benimle ilgilenmiyor, herkeste bir hayat derdi yıllardır. “Erkeklerle büyüdüm ben” diyorum, “abilerim ne yapıyor biliyor musunuz?” Babam “Kapıyı kilitle” diyor, sonra vazgeçiyor, “kilitleme” diyor. “Gelirlerse eve girebilsinler abilerin” diyor.
Önce Köşklüçiftlik bölgesine gidiyoruz kurşun sesleri arasında, gece çok karanlık. Karanlıktan hep korkuyorum. Kamyonun arkasındaki komşuları bırakıyoruz. “Kaybolduk” diyorum babama, avucunun içi gibi bildiği sokakları tarif etmeye kalkıyorum. Sonra Lefkoşa Genel Hastanesi’nin karşısındaki babamın dükkanına kendimizi atıyoruz. Sabah olmaya başlıyor. Çok hareketli bir yer burası,  sabaha kadar kamyonlar geliyor gidiyor. Bebekleri tahtaların üstünde uyutuyoruz. Ben yatmıyorum. Babam da yatmıyor.  Annem de yatmıyor ama bebekleri bekliyor.  Hava çok sıcak, içimiz yanıyor.
Bir gün, iki gün, kaç gün sayamadım. Kamyonlar geliyor, kamyonlar gidiyor hastaneye. Islatılmış peksemet yiyoruz, yanında hellim de oluyor bazen. Süt bebekler için. Kimseden haber alamıyoruz. Ablalar emniyette. Abiler nerede?  Sonra bir sabah “Ben bakacağım” dedim. Dükkanın önünde oturup beklemeye başladım. Uzaktan kamyon sesini duyar duymaz kendimi önüne attım, daha durmadan kamyonun üstündeyim, içi yaralı ve ölü insanlarla dolmuş kamyonun üstünde ben onlara bakıyorum, onlar bana bakmıyor. Ben iyice bakıyorum. Abilerimi arıyorum. Babama bakıyorum, şöförün elinden listeyi almış, ölü ve yaralı listesini kontrol ediyor. Ben “Yok” diyorum, o da “Yok” diyor. Seviniyor muyuz, üzülüyor muyuz, bir haber gelsin de nereden gelirse gelsin diye düşünüyoruz belli ki. Tam on gün geçmiş,  ikisinden de bir ses gelmiyor. Sonra her kamyonda bunu tekrarlıyoruz, babamla aramızda gizli bir sözleşme var gibi davranıyoruz ama hissetiğimiz acıyı asla konuşmuyoruz. Babam anneme yalan söylüyor, “Bizimkileri Kaymaklı’da görmüşler” diyor; aklı bıraktığı evlerinde. Ben gülerken ağlıyorum, gözlerim yaşarıyor yorgunluktan. Umut gittikçe azalıyor. Annem bizden gizli ağlıyor. Bebeklerle talaşların arasında yuvarlanıyorum. Arkada, tahta yığınlarının arasında körebe oynuyoruz, saklandıkları yerden onları hiç bulmuyorum.
Bir akşamüstü dükkanın tam ortasında büyük abimi görüyorum. Sarılmıyorum, “Gerçek olamayacak kadar hayal” diyorum. O bana sarılıyor. Annem ağlıyor, babam ağlamıyor, “Geldi” diyorum, ben gülerken yine  ağlıyorum, sulu gözüm ya ondan ağlıyorum. “Küçük Kaymaklı’daydım” diyor abim, ”Abimi gördün mü?” diyorum, gözlerini bir an bizden kaçırıyor, ”Sabah gördüm, birlikte kahvaltı yaptık” diyor.   En gerçekten uzak ama en iyisinden ve en sevimlisinden bir yalan. Sonra gidiyor. “Baba” diyorum “iyilermiş”, babam  bana bakıyor, gözleri  ”Ben inanmadım bu yalana” diyor. Annem inanıyor, inanmak istiyor. Anlıyorum ki bir kadın istiyorsa en büyük yalana inanabiliyor.
Sabah oluyor, sadece günler tarihler değişiyor, çocuklar büyüyor, biz biraz daha yorgunuz, geriye kalan herşey aynı. Sabah, umutlara gebe olan sabah; dükkanın kapısında bekleme saatleri başlıyor benim için. “Biri geldi, diğerini bugün bulmalıyım” diyorum. ”Ben sizinle büyüdüm abiciğim, yalan olduğunu  anlıyorum” diyorum kendime. Karşıdan biri geliyor. Bakıyorum ki küçük abim, uzakta asker elbiseleri içinde karşıdan geliyor.  Ben bu elbiseleri hiç sevemedim. Koştum sarıldım, “Abim de buradaydı dün” dedim. Yüzünde güller açıyor, gözleri doluyor; ”Hiç görmedim onu 15 gündür” diyor, “iyi mi? Ben Küçük Kaymaklı’daydım” diye ilave ediyor. İki kahramanım oldu hayat boyu, her söylediklerine inandığım, her yaptıklarını onayladığım; bir baba gibi sırtımı dayadığım. Bunu kimse bilmiyor. Hayatımın iki kahramanı geri dönmüş, annem babam üzülmesin diye yalan söylüyorlar. Hayat sahnesinde büyük oyuncular.  Aferin dedim kendime aferin, iki kahraman, iki savaşcı. Söz verdiler, geriye döndüler.
Küçük Kaymaklı… Hayatımızın dönüm noktası. İkisinin de ilk akıllarına gelen. Babamın hayallerini süsleyen Küçük Kaymaklı. Ben çok hatırlamıyorum, onlar unutamıyorlar. Hayat dalgasını geçerken benle, arada yollarımız kesişiyor  Küçük Kaymaklı ile…

Tagged : / / / / /

Bu Gün Benim Doğum Günüm

 

Bir kış sabahı doğmuşum. Aslında, ben bir kışa doğmuşum, yaz yaşamaya çalışmışım. Dünyanın özel bildiği ve kutlamalar yaptığı bir günde sabahın erken bir saatinde ve evde dünyaya gözümü açtığımda herkes benim ne kadar şanslı olduğumu düşünmüş. Düşünmüş mü acaba? Ne düşündüklerini bilmiyorum, kimse bir şey söylemedi, ama ben 31 aralık sabahı doğmuş olmayı bir şans olarak göremedim hiçbir zaman. Her yıl, yeniden en baştan, yeni yılı karşılama telaşı içinde; iki arada bir derede,  benim için olduğunu bile düşünemediğim bir pastanın üstüne sıralanan mumlar bana özel ve güzel gelmedi, gelemedi. Kaymaklı da doğmuşum ama hep kaymağı paylaşır olmuşum. Kendimi ilk bilişim Kaymaklı’da olmuş ama, hep merak etmişim nerede senin kaymağın diye. Pabuçlarımı eskitememişim ama kök salmışım, göbeğimi bırakmışım oralarda. Kökümü koparmaya çalışanlara uzaktan bakmışım. Bahçede top oynamışım, saklanmışım, hayata bağlanmışım. Hayatımın yarısını ben yaşamışım, yarısını da başkaları yaşamış. Güzel evim kutsal evim. Söz vermişim kendime birgün döneceğim demişim.

17 yaşında anne olmakla gurur duyan annem, bir defa bir yılbaşında komşunun evinde yemek yemeyi planlamışken, ben o sabah gelmeye karar verdiğim için gidemediğini söyledi hiç de azımsanamayacak bir sıklıkta. Dört çocuktan sonra, ki bunların en büyüğü 10 yaşında küçük olan da 4 yaşında , karnı burnunda hamile bir kadına evde hazırlık yaptıramayacaklarını düşünmüşler, o soğuk kış gününde. Ama ben yılların alışkanlıklarının değişmesini istememişim belli ki, tutucu olmam doğumumda başlamış ve sabah erkenden gelmeyi tercih etmişim. Ne düşündüklerini hala merak ederim abi ve ablalarımın. Nereden geldi bu ufaklık mı dediler; neden geldi zamanı mı dediler; tam da komşu Hatice teyzenin evine gidecektik yarın gelsen olmaz mı dediler hala merak ederim, belki de hiç düşünmediler. Hala neden iki kız, iki erkek çocuktan sonra bir çocuk istendiğini anlamadığım gibi, onların düşüncelerini de anlayamadım, insanım işte çelişki dolu. Yeni bir heyecan, yeni bir cana sevinmiş olmalarını temenni ettim. Önce ve sonra çocuklar, yine çocukça oynaşmışlar sokaklarda, o telaşla kimse sormamış ne yaptıklarını, belki de hayatlarının en sorumsuz yeni yıl gecesini geçirmişler sayemde. 

Aslında birçok sefer annem ”yanlışlık oldu, gebe olduğumu sonra öğrendik , dördün ün yanında beşinci de büyür diye düşündük” diyorsa da, anlıyorum ki ben kendim gelmeye karar vermişim ve kendim gelmişim bu dünyaya; kendi hayatımı yaşamak ve kimseye hesap vermemek özgürlüğünü o ilk gece tatmışım, o halde geleceğim güne de ben karar vermekte hiçbir sakınca görmemişim.Bir trene binmişim, maceranın ortasına tam da istediğim gibi düşmüşüm, bazen teğet geçmiş hayatım ailemle, bazen ortak yaşamışım, bazen uzaktan bakmışım, bazen de ne işin var kızım buralarda deyip sorgulamışım kendimi. Trene binenler olmuş, yarı yolda inenler olmuş, trenin arkasından seyre dalanlar olmuş, birlikte gitmişiz, bazen beni yarı yolda bırakanlar olmuş, zamansız terk edenler olmuş, arkasından baktıklarım olmuş, en çok babama yanmışım hem de biraz kızmışım. Yazmışım, çizmişim, okumuşum, sonra dönüp oynamışım. Ortalarda iyi bir tiyatrocu olmuşum çok zamanlar. En çok da bavulumu hazır tutmuşum, gitmek için ve gelmek için. 

Hani derler ya ” cuk diye oturdu ”diye işte oyle cuk diye oturdu tercihlerim tam da hayatımın ortasına. Dedim ya tercih benim olduktan sonra yaşar giderim bu hayatı. Doğum günlerimi özel hissedemedim ama hayatımı çok özel hissettim. Doğum günlerim, kutlamalarım hep bir yerlere ilave olmuş, bundan dolayıdır ki hayatımı özgür ve bağımsız yaşamaya gayret etmişim. O gün ki ben doğmuşum, o özel gün, bir kutlamaya ilave olmuş, bir yeni yıl hazırlığı arasında unutulmuş, kalabalıkta yenen bir yemeğin sonunda bir pasta gelmiş ortaya, zaten gelecekmiş ama bu sefer üstünü mumlar süslemiş, doğum günün kutlu olsun denmiş yanında yeni yılın da kutlu olsun denmiş, ne kadar şanslısın yeni yılda doğdun denmiş, kimse benim doğduğum için şanslı olduğumu düşünememiş. Düşünüyorum da zaten zorlu geçen çocukluk döneminde elime sıkıştırılan armağanlar aslında yeni yıl hediyesi olmuş. Her zaman bir armağan eksik olmuş hayatımda. Dördün yanında beş de büyür gibi bir anlamı olmuş bu armağanların benim için. Kurbanlar kesilerek karşılanan erkek çocuklardan sonra gelen kız çocuğu gibi olmuş. Yanlışlıkla olmuş. Aslında istemiyorduk ama oldu işte gibi olmuş.Tekne kazıntısı gibi olmuş. Olmuş işte, çok da iyi olmuş… 

Ve hep bir yaş daha büyük olmuşum, bir beden büyük gelmişim yeni seneye, senenin son günü doğduğumdan dolayı, hep açıklamak zorunda kalmışım senenin son günü doğduğumu, yüzüme şakayla karışık merakla bakan meraklı ve alaycı bakışların, ”ne güzel bir günde doğdunuz” diyen gülen suratların karşısında. ”Senin doğduğun gün özel değil mi güzel değil mi?” dedim içimden ben de en gülen suratımı takınarak, sen doğdun bundan daha özel ne olabilir dedim ama sadece içimden diyebildim. Onlar mutlu benimle espiri yaptılar, ben keşke bunu sormasaydın da uzaktan göründüğünden daha çok sevseydim seni dedim içimden.

Bu gün benim doğum günüm. Özel  birinin, özel olmayan bir günü. Bu gün benim doğum günüm, varla yok arasında bir gün, iyi ki doğdum dediğim en güzel gün..

Tagged : / / / /

The Christmas memory of a child…

Dr. Hale Erel from Kaymakli (Omorphita) writes her childhood memories of the dark days of December 1963 and later on of 1974… She was barely four years old in 1974 and she remembers all the details that made a mark on her heart and soul… In her real life story called `A Christmas Memory` she remembers how they were hiding in their house in Omorphita… I want to share her story with you… Here is what Dr. Hale Erel writes:
`There is a knock on the door. We start listening intently. It’s too early in the morning – as though if it was later, anyone would come to visit.
`No!` shouts my father, `don’t open it!`
My mother, as calm as always asks:
`Who would come, Bey?`
I am under the table.
I am not sleeping but I can’t get out of there, for a long time I live there… We are in Kaymakli, in our house, it is end of December 1963.
Another knock on the door, just a single knock.
`Let’s open it` my mother says.
`Noooo!` says my father, `It must be the wind, maybe it swept something towards the door!`
There is fear in their eyes, they look at each other. Two `leventis` come in the room, two young boys who haven’t yet grown beards and who had to grow up too quickly. My brothers… The house is overcrowded, I am alone under the table. I am barely 4 years old… Probably I learnt what loneliness means from those days…
There is a long silence, I am afraid, then another knock on the door. It is clear that the door is being knocked. This sound is not the sound of that cold winter, neither the sound of the wind.
`I will open it` my mother says, `someone is knocking at the door!`
`No!` my father says, `we have children!`
He can’t finish his sentence, the door opens.
`Who is there?` says my mother quietly, as though no one to hear… `Who is there?`
`It’s me neighbour, it’s me…`
The voice comes from afar with a Greek accent, like a whisper, as though no one should hear…
My mother asking again, `Who is there?`
I hear my mother’s whisper but no one else does. I hear the voice answering her from where I am, under the kitchen table in the kitchen, near the kitchen door.
My mother with no more patience sticks her head out of the door.
`What is it neighbour?` she says, moving her right hand with a gesture as though asking what is going on.
I cannot endure it any longer and I get out from under the table to go and grab the skirt of my mother, I am too small and can’t even reach her waist. I look from the door towards the garden, there is a man crouching almost invisible watching us from the fence. He makes a sign with his finger, putting it towards his nose and mouth, making a `be silent` sign, showing a basket on the floor to my mother. I see it too.
`Neighbour` he says, `today is Christmas, children should not go hungry, take this, my children ate, let yours eat as well…`
My mother lifts up her hand again, she is afraid to speak it seems, she signs with her hand – actually she is thanking him.
She looks back at my father, my father is standing as though saying `What are you doing? Come back inside!` but no one is listening to him. My mother is holding my hand now.
`Come on Hale` she says, `go and get that basket!`
The kitchen door is only open as much as I can pass, I look at the basket standing next to the fence in the garden. I don’t even think if I can lift it up, I sense that I am growing up. After so many days for the first time someone has asked something from me and I walk, I hold the basket from its handle and start dragging it towards the house. It is too heavy but since I feel that I grew up, with that strength and courage, I drag the basket towards the kitchen door.
My mother leans out and takes the basket from my hands, she looks left and right, controlling if anyone is there, if anyone has seen what is happening and we go in, close the door and lock it again. It’s as though the lock protects us from all evil…
It is Christmas day. We open the basket. Inside the basket are colourful eggs. There is halloumi and how many! There is chorek and bread and even olives. My mother looks at my father, my father is looking at my mother…
`A good person` says my mother, `he thought about our kids, while we sleep hungry, he could not eat…`
The eggs are coloured, bringing a little bit colour to the dark days.
It is Christmas day, 25th of December. We are prisoners in our own house, we hid in our house so no one would harm us, we are overcrowded in the house. The Greek Cypriot neighbour behind our house across towards the right knows that we are in the house and knows that we are hiding. We have been neighbours for many years, we had our morning coffees together, the children playing together. He did not forget us on this Christmas morning, knocking on our door like he did on every Pasha, every special day and he put aside something for us, so that the children should be happy… We hide but from whom I don’t know, someone frightened us with death, why I don’t know that either, why we are afraid and from whom, I don’t know that either but I know that we are not hiding from our Greek Cypriot neighbour, I know that we are not afraid of our Greek Cypriot neighbour. Really why did we hide and from whom? With whom did we fight, who tried to kill us? If not us
and our neighbours who were these people?
For a short time it is a festive time in the house, we had almost run out of food and now we have a little bit more. As always, first the children are fed. I choose a yellow egg, from then on yellow becomes the colour I love most. I get to meet coloured eggs on that day.
Wherever you are neighbour, be good, be very good, if you have passed away from this earth, be the light, rest in peace…`
If this Greek Cypriot neighbour is alive, Hale would very much like to meet him and his family…
(Hale is one of the five children of Dervish Erel who had been a carpenter… I had written about his family in POLITIS back in May last year… Dervish Erel was a carpenter… He was from Ortakeuy, his wife Bahire from Istinco-Paphos… Around 1955-56 he had bought land in Kaymakli and built a house and they had moved there… This had been a mixed area, Greek Cypriots and Turkish Cypriots living together and the Erel family had Greek Cypriot neighbours, both good and bad as it happens in all the communities of the earth.
Dervish Erel had five kids so he had bought land and built five houses, one house for each kid… He was a hardworking man and since the big house they were living in was built with cement, when the intercommunal fighting began on the 21st of December 1963, around 40 Turkish Cypriots would come to take shelter in this house… Most of the Turkish Cypriots from other areas of Kaymakli (Omorphita) had left for Hamit Mandrez but the Turkish Cypriots from this area could not leave – not that they did not try… They tried to leave twice with cars but the Greek Cypriot police would intervene and stop them and told them to go back home, they could not leave… This was happening around the area where there is a bus terminal now in Kaymakli. So they had to go back and continued to stay in the house of Dervish Erel. There were women with small babies who needed milk but there was no milk, no food whatsoever… Bahire, the wife of Dervish Erel would make pittas
from flour since they could not find bread. The good Greek Cypriot neighbours of the Erel family would try to help, bringing to them eggs, bread and other stuff to eat while the bad neighbours would be shooting at the kids playing in the street as Ali, one of the sons of Dervish and brother of Hale, remembers… One day Sampson himself together with 20-30 of his men with machine guns would come and surround the house, they would take all males above 14-15 years old away… Sampson and his men would take this group inside Omorphita to a spot and line them up against a wall… They would give a cigarette each – the last cigarette to smoke before they were executed or at least that had been the impression they wanted to create. But the Turkish Cypriot group had been `lucky` since just at that moment two British women officers were passing by and saw the scene and started a big argument with the Sampson group about the Turkish Cypriot prisoners. Perhaps
the group was `saved` because of this coincidence of the British passing through there – the group would be taken to the Regis Ice Cream Factory and they would be beaten severely… Later on, a Greek Cypriot police sergeant would accompany the group back to the house of Dervish Erel, telling them that `They cannot leave, they should stay where they are…` Perhaps because of the British women officers’ worries, a British soldier would be sent to sit in front of the house in a jeep 24 hours a day and sort of `guard` them…
Ali remembers that around the 10th of January 1964, there came a truck to take them away… The truck was accompanied by a British jeep and they were told, `We will take you to inside Nicosia…`)

10.1.2015

Photo: Hale Erel as a young child…

(*) Article published in the POLITIS newspaper on the 25th of January, 2015 Sunday.

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.