Bayram Dediğim

 

Bazen zamanı kaybeder, mekanı bulamaz, bir garip kentte adı olmayan bir yerde bulur kendini. Sormaz sorgulamaz dalar hülyalara, gerçek nerede rüya nerede diye düşünmez, uzakları yakın eder eder de bir türkü dudaklarda, bazen bir korku gözlerde ama hep özlem iyisine kötüsüne. Kapar gözlerini, gözler inat, dinlemez kimseleri, görür en iyisini, unutmaz, en kötüsünü hatırlamaz.

Sabah erkenden kalkıp, gözlerini sandalyenin üzerindeki kırmızı rugan ayakkabılara dikmiş, öylece bakıyordu, sonra hep kırmızı ayakkabıları oldu hayatının her döneminde. Bayram gibi hissetmek için herhalde hep kırmızı ayakkabı giymeye çalıştı, özel günde, kendini özel hissettiği günde, aslında özlediği günlerde, içinde özlemin dayanılmaz olduğu günlerde hep eli kırmızı ayakkabılara gitti. Geceden banyoya girilmiş, oyle böyle değil derisini kanatırcasına yıkanmış yıkanmıştı . O bembeyaz çarşaflara yatamazdı yoksa., alttan odunla yakılan banyoya sıra ile herkes girmiş aklanıp paklanmıştı. Arife demişlerdi herkes yıkanmalı. Saçlar iki örgü olmuş sabaha kadar kuruması planlanmış, sabah bele kadar gelen o örgüler açılmış omuzlara dökülmüştü, yıllar boyu süren tekrarlayan alışkanlıklar işte. Önce bir ablaya gitmiş, sonra ötekine yalvarmış, sonra annenin dizinin dibinde beklemişti örgüler için, olmazsa olmazdı çünkü yoksa o bayram eksik olurdu, saçlar savrula savrula yürünmeli, arada eller ile şöyle havalandırılmalı, babanın eli öpülürken onlar salkım saçak dökülmeli, ”Ben büyüdüm artık ” demek istenmeliydi. Bayram parası alırken babaya sıkıca sarılmalı o saçları eliyle toplamalı yanakta öpücüğü tam hissetmeliydi.

Sandalyede rugan kırmızı ayakkabılar, eflatun renkte pantolon, beyaz bluz, aynı renk hırka, temiz ve yeni olması gereken çamaşırlar öylece beklemeliydi. Gözünü her açtığında onları tekrar tekrar kontrol etmeliydi. Öyle kalkar kalkmaz giyinmek gerekirdi, babayı öyle beklemeliydi, camiden geldiğinde ”Çorbalık” hazır olmalıydı ilk öpmeliydi elini hatta kimseye kaptırmamalıydı bu sırayı, kapıyı da o açmalıydı, camiden yapılan canlı yayını takip etmeli kanalı bulmalı yüksek sesle herkesin dinlemesini sağlamalıydı. Tek radyo evde, tek kanal yayında. Yayın bitince bilirdi ki baba az sonra elinde gazetelerle gelecekti. Bayram namazından sonra herkes camide bayramı kutlayacaktı birbirinin, seneye yeniden görüşelim denecekti, bir umut yeşerecekti herkesin içinde, ne olacak bu memleketin hali denecekti. Baba kapıdan girince bayram başlayacaktı. Babadan önce normal bir sabah, babadan sonra bayram sabahı oluyordu evin içinde. Sanki sihirli bir el uzanıyor değiştiriyordu herşeyi. Başka türlüsüne aklım ermezdi o zamanlar.

Kalkmalı hemen giyinmeli diye düşünürken, yanındaki ablaya bakılır aynı yatakta, oda küçük dört yatak sığar ben beşinci, bir akşam bir yatakta, diğer akşam başka bir yatakta misafir olurum.

Sonra gelsin çorbalar, misafirler gelmeden herkes karnını doyursun, Ramazan bayramıysa arkadan hemen tatlı yensin, Kurban baramı ise kurban kesecek kasap beklensin, önceden hazırlanan kaplar, bahçede hazırlanan kurban kesim yeri, ”yine kasap gecikti, hep boyle yapar bu adam lafları, başkasını çağırsaydın sitemleri, şimdi misafirler gelmeye başlarsa kim ilgilenecek bunlarla, bu etle, vallahi ben sıkıldım artık bu işlerden bu teşaştan ” sitemleri havada dolaşır kimse diğerini dinlemez, herkes susmayı tercih eder, şimdi bayram sabahı bir de kavga çıkmasın düşünceleri, kasap gelir kurban kesilir, biz çocuklar seyretmek için kurbanın başına doluşur, bir yandan gözümüzü kapatır, avuçlarımızla, bir yandan da parmak arasından seyre dalarız. Annem biraz söylenir ama eti paylaştırır, babam kurbanın ciğerini hemen tavaya atma telaşında evde misler gibi kavrulmuş ciğer kokusu, babam pidenin içine doldurur sıcak ciğeri, maydooz da konmalı, ben siyah ciğeri yemem itirazları, ben beyaz ciğeri yutamam sözleri benden, içine yoğurt da koyalım yutamıyorum diye heyecanlı sözcükler, evde bir telaş bir heyecan. 1 haftadır yapılan temizlik boşa gitmiş sanki giren çıkan, misafir yetişmişse sabah kahvaltısında ciğer de yer bizimle, yetişememişse şansına küssün, biz bize yeteriz, misafir umduğunu değil bulduğunu yer, kahve içer annemim güllacını yer gider. Gelen, giden, giren çıkan belli değil evde. Biz zaten yedi kişiyiz, gelenlerle, yemekte olanlarla ev bütün gün 15-20 kişilik bir telaşta.

Öğle olur yemek hazırlanır, adettendir herkes ayni anda oturur masaya, kahveler birlikte içilir ben getir götür işlerine bakarım, çok büyük işer başarmış endamımı da takınırım. Yemek hemen bitmeli oğleden sonra gelenler olur mutlaka,” kimse gelmezse ben giderim abime, abama” der annem.

Kimse yoksa öğleden sonra biraz uykuya yatılır ”Samur bir kürk örtülürmüş bayram günü uyuyanların üstüne ” der annem, demek ki öyle öğrenmiş annesinden. Babam güler, ben uykuyu kaçırmam, baba koynuna dalarım.

Başka türlüsüne aklımın ermediği günlerdi bu günler. Babayla geçen abilerle ablalarla süregelen güzel günlerdi. Gece hazırlanan panayır yerine gitmeden annemin yine sesini duyardım ”yeni ayakkabılarını giyme çizilir” Çıkarırdım o zaman kırmızı rugan ayakkabıları, sandalenin üstüne koyamazdım ama karşıki yatağın en altına saklardım, gece yattığım yerden görebilmek için…
Hale Erel

Tagged : / / / / / /

Alzheimer denilen illet…

Ellerimde bavular kapıdan giriyorum, mutfak aynı mutfak, ev aynı ev, balkon aynı balkon, çok olmamış en fazla bir ay. Bırakıyorum ortalara yürüyorum, ”Anne” diyerek. Biliyorum odasında her zamanki koltuğunda oturuyor. İçeriye bakıyorum, evet orada ” Anne ben geldim ” diyorum yürüyorum yanına. Yüzünde bir tebessüm ” Annem hoş geldin” o kadar, sadece o kadar başını çeviriyor televizyona.  Sonra tekrar bakıyor ” ne zaman geldin” sarılıyorum öpüyorum, ”Şimdi geldim” diyorum, ” Napan anne” ”iyiyim diyor sen geldin şimdi daha iyiyim”. Tamam diyorum iki gün burdayım, çantalarımı odama bırakayım geliyorum.

Ve süratle yeniden yanına dönüyorum, kapıda beni görünce ” Annem hoş geldin ne zaman geldin diyor”. Bakıyorum sadece ” Yoksa az önce beni görmedi mi diyorum kendime bakıyorum. Bir daha sarılıyorum bir daha öpüyorum, ” Anne burdayım” diyorum, şimdi iki gün birlikteyiz, ”çok sevindim diyor biliyorsun ben gelemem sen çok sık gel ” diyor…

Sonra başlıyoruz sohbete. ” Senin çocukların var mı, sen nerdesin, sen çalışıyor musun. Adın neydi senin? ” bitmek bilmeyen sorular. Hepsine yeniden cevap veriyorum yeniden anlatıyorum ama sanki beni dinlemiyor.

Elimde iki kahve ”hadi kahve içelim” diyorum, bakıyor ”ben kahve sevmem diyor” her gün kahve içtiğini kahve partileri yaptıklarını unutmuş demek ki diyorum. Anne diyorum hadi gel seninle evlatlarının adlarını sayalım, tamam sayalım diyor yüzünde kocaman bir tebessüm, nasıl da mutlu ediyor düşüncesi bile. Başlıyor saymaya bir elinin parmaklarını göstere göstere ” Bir Derviş….iki ” ben kesiyorum konuşmayı ” Hayır anne diyorum hayır Derviş babam sen evlatlarının adlarını sayacaksın” Bakıyor yüzüme ” doğru diyor Derviş baban….sonra susuyor, sonra yine susuyor ” Başka hatırlamam diyor.” Ben sonra devam etmiyorum saymaya edemiyorum çünkü; vazgeçiyoruz saymaktan.

”Erken gitti diyor” sonra anlatıyor, eskiye ait ne varsa anlatıyor. Babamı anlatıyor, evini anlatıyor komşularını anlatıyor. Hem susuyor hem de anlatıyor. Arada soruyorum, lafa dalıyorum, biraz daha öğrenmek istiyorum biraz daha yazmak istiyorum anlatılanları,  ” hatırlamadım diyor”, sadece bildiklerini anlatıyor, hatırlayabildiklerini, değerlerini en çok kıymetlilerini. Babam, babamın dükkanı, kaymaklıdaki evi, tekerlemeler. ”Baflıyım ben Baylıyım, biriynan sevdalıyım”, ” Garadır gayısıdır Kıbrıs’ın yarısıdır, beyazdır tütülüdür Kıbrıs’ın bütünüdür”. Elimde kağıt kalem o söylüyor ben yazıyorum.

Evimize gidelim diye tutturduğu günler oluyor bazen. Haklı, düzen değişmiş bir başkası gelmiş onunla yaşıyor kısa bir süre için de olsa.

-Anne diyorum bu ev bizim, yüzüme bakıyor

– Bana anne  dedin diyor o halde sen benim kızımsın…

yüzüne bakıyorum,

-anne sen benim annemsin…. diyorum

-o halde ben seni çok severim…. diyor

-anne ben de seni çok severim…. diyorum

Ama artık ağlamıyorum. Bununla yetinmeyi öğreniyorum. Bir daha sarılıyoruz birbirimize yeniden annesini bulmuş çocuk gibi, bir yerlerde kaybettiği kızına kavuşmuş anne misali. Kim çocuk kim anne aldırmıyoruz artık.

Birçok şeyi yapamıyor, aslında hiçbirşey yapamıyor son zamanlarda. Unutuyor ve unuttuğunun farkında. Masada yemek yemeyi unutuyor mesela, su içmeyi unutuyor, desteksiz yürüyemediğini unutuyor, beş kardeş olduğumuzu unutuyor. Herkesi gördüğü zaman hatırlıyor ama kimseyi diğerinin yanına koyamıyor. Bağlar kaybolmuş, ilgiler azalmış. Beş çocuğu çiçekler gibi yetiştirdiğini unutmuş. ”Şimdi çocuk büyütmek çocuk oyuncağı bizim zamanımızda çamaşır makinesi yoktu, ocak yoktu hazır bez de yoktu. İslim yakardık çamaşırları saatlerce gaynatırdık” dediği günleri unutmuş.

Mevsimler geçiyor, yaz geliyor kış bitiyor. Her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor bizlerden. Huzurlu ama uzak hepimize. Bazen gözlerinde kocaman bir korku bazen bir çocuk kadar saf. Hadi diyorum dondurma yiyelim, ellerinde dondurma parmaklarının arasından akıyor, damlıyor koca koca iz bırakıyor aktığı yerlerde, onlar dışta benim göz yaşlarım içte….

Tagged : / / /

“Ben elinde silah olan insanları sevmiyorum ve ben insanın canını acıtanlara ”insan” diyemiyorum…”

http://www.yeniduzen.com/kaymaklidan-bir-ani-3410h.htm

Arabadayız, annemin kucağında oturuyorum, bir yere gitmeye çalışıyoruz ama gidemiyoruz, engelleniyoruz. Arabanın etrafında elinde uzun silahlar olan adamlar var. Kaçmak istiyoruz olmuyor. Yüzümüze dönmüş silahlar var, birileri bağırıyor, anlamıyorum. Babam konuşmuyor, kızları var oğulları var kafasını sallıyor yüzü kızarmış sadece, ama sessiz. Biraz daha gidebilseydik keşke o zaman Türk sınırına gelmiş olacaktık, kurtulacaktık,  REGİS fabrikası uzaktan görünüyor. Kaçıyoruz, ama evimizden neden kaçıyoruz anlamıyorum. Arabanın önünü kesmiş askerler. Hepsinin uzamış sakalları var sigara var bazısının elinde; sonra bize uzak olmayan bir başka yanda bir karmaşa başlıyor, dikkatler bizim üzerimizden o yana kayıyor, arabanın önü açık artık, uzakta yerde yatan cansız erkek bedenini görüyorum korkuyorum hem de çok korkuyorum. Üstünde sadece pantolonu var bir de çıplak sırtında gezinen postallar var, cansız bedeni eziyor postallar. 4 adet postal ikisi başının üstünde geziniyor diğerleri sırtında geziniyor . İlk ben görüyorum, annem yüzümü kapatmaya çalışıyor babam “Geri dönelim” diyor. ”Ruso” diyor babam, kim olduğunu bilmiyorum. Araba çok kalabalık, ama ölüm sessizliği var kimse konuşmuyor. Annem geri dönelim diyor, geri dönüyoruz.

Başarısızlıkla o gün tanışıyorum, bir daha başarısızlık olmayacak hayatımda diyorum. Eve geri dönüyoruz. Kaçamıyoruz bu esaretten. İçeri giriyoruz beni yine masanın altına gönderiyor annem. Çok geçmiyor kapı kırılacak gibi dışarıdan yumruklanıyor. Babam kapıyı acıyor, biz bir avuç çocuk masanın altına saklanıyoruz,  ellerinde silahlarla içeriye sayısız asker giriyor. Sağa sola koşuşturuyor. Bizim evde çok çocuk var kadınlar var, abiler var, ablalar var ve babalar.

Etrafta postallar geziniyor ben masanın altından sadece postalları görüyorum, kafamı çıkarıp baktığımda bir de silahları ve namluları. Bağırıyorlar babama, annem yarısı Rumca yarısı Türkçe konuşuyor anlatmaya çalışıyor silahımız olmadığını ve çocukların çok korktuğunu. Yukarıya çıkıyorlar. Odalarda postal sesi, anlamadığım insan sesine karışıyor. Siyah paltosu ile bir adam geliyor, omzunda bir tüfek ellerinde tabancalar uzun paltosu uzun sakalıyla ve o kan çanağına dönmüş gözleriyle babamın karşısına dikiliyor. ”Bir daha yapma” diyor, “kaçmaya çalışma”. Bazıları Türkçe bazıları Rumca sözcükler. Babamın omzundan tutuyor, itiyor kanepenin üstüne.

Toparlanıp gidiyorlar; gidiyorlar ama kokuları ve korkuları kalıyor geriye. ”…….’du” diyor babam, tek kelime ile herkes anlıyor ne demek istediğini, ben çok küçüğüm galiba, anlamıyorum bu sözcüğün sihirini.  “Buradan hemen kaçmalıyız yoksa bunlar bizi öldürecekler.” Bir daha giriyoruz arabaların içine. Kaçmamız gerekli, gitmeliyiz bir daha dönmemeliyiz. Kısa sürüyor bu serüven de, yolu kesmişler silahlı adamlar. Bizi bir daha durduruyorlar, o kadar çok silah var ki çevremizde. Bağırıyorlar, silahlar vücudumuza dönmüş. Tiyatro gibi sanki, herkes ellerini kaldırıyor, kollar havada. Ben neden kollarını kaldırdıklarını anlamıyorum. Kollarım yanımda ve bana doğru yürüyen bir asker var karşımda. Bağırıyor bana anlamadığım bir lisanda, bir daha bağırıyor, ben ağlamak istiyorum ama karşıma bakıyorum iki göz benim gözlerimle karşılaşıyor kolları yukarıda gülümsüyor yüzüme, ben de gülümsüyorum abimin yüzüne bana verdiği cesaret için.

Biz daha önce çok oyun oynamıştık ama ilk defa böyle ”el kaldırmaca” oynuyorduk, hem de herkes bizimle birlikte oyun oynuyor. O anda yüzümde patlayan tokat, canımı öyle acıtıyor ki ben ağlayamıyorum. Kafamı kaldırıyorum bakıyorum o elin sahibine, elindeki tüfekten yüzünü göremiyorum, ama onun insan olmadığını anlıyorum, bir insanın çaresiz bir çocuğa vurmayacağını biliyorum. Ellerimi kaldırmıyorum. Boyun eğmemeyi o gün öğreniyorum. O gün, canım çok yanınca, ama gerçekten içim çok acıyınca, ve kalbim parça parça olunca, hayata gülümsemeyi öğreniyorum, kimse anlamıyor ne denli yıkıldığımı, aklım hep kalbime hükmediyor, yüzüme bir gülüş konduruyorum. Tiyatro geliyor aklıma, bitecek diye bekliyorum.

Yine engel oluyor o koca postallar gitmemize. Yine arabaya doluşuyoruz. Ben annemin kucağında, halam yanağımı öpüyor, ben abime gülüyorum, elini tutuyorum beni yine masanın altına götürürken ”Sen burada uslu uslu otur…’’ diyor

Masanın altındaki hayatım çok uzun sürmüyor. Yine kapı kırılacak gibi çalınıyor, önlerinde sakallı uzun, paltosu uzun, bir adam, arkada sayısız adam ellerinde tüfekler omuzlarında tüfekler, süngüler her yerde. Ben o gün yemin ediyorum ne gerçeği ne de oyuncak olanı benim evime bir daha girmiyor bir daha, asla silahla yan yana gelmiyorum. Ben tanıyorum o adamı babam ”……… ”demişti, hatırlıyorum. Bağırıyorlar erkekleri arıyorlar, odalara giriyorlar itiyorlar herkesi. Beni masanın altından çıkıyorum abim koşarak geliyor elimi tutuyor, diğer abimi arıyor gözlerim o kapının dışından bize bakıyor yanımıza geliyor diğer elimi tutuyor. Sonra 11 yas üstü 17 erkek ite kaka götürülüyorlar ve cenaze olmayan evde nasıl yas tutulduğunu öğreniyorum. Kardeşi için ağlayan kadınlar, eş için ağlayan kadınlar, evlat için ağlayan kadınlar ve baba için ağlayan çocukların sesleri birbirine karışıyor. Ablalar dolapların içindekileri yerlerden topluyorlar, annem  ağlamak ne demekmiş öğreniyor ve öğretiyor sanki bizlere, halam kardeşi için kendini yerlerden yerlere atıyor, kundaktaki bebek ağlamayı yeniden öğreniyor.

Ben bir daha göremeyeceğim babam için annemin eteklerine sarılıyorum, annemin gözü beni görmüyor hissetmiyor, beni tanımıyor, galiba kimseyi tanımıyor kendini yerlerden yerlere atıyor. Unutuyor bizi, aslında kendini unutuyor.

Kaç gün geçmiş kaç saat ilerlemiş kimse bilmiyor. Bir hareket var bahçede, sesler duyuluyor kapı çalıyor, bahçede erkek sesleri, bu sefer anlıyorum ne söylediklerini, halam geri gelen  çocuklarına sarılıyor, kardeşini soruyor ama kardeşini kimse bilmiyor. ”Dayımı bırakmadılar” sözcükleri çınlıyor kulaklarımda. Ve halamın kulaklarımı tırmalayan feryadına annemin sesleri karışıyor, biri eşe diğeri kardeşe ağıt yakıyor. Babamın cebinde bulunan bir mermi çekirdeği babamın eve gelmesini engelliyor, o mermi ki camımızı kırmış, yatak odasında dolabın kapağına saplanmış uğursuz, babam da almış cebine atmış unutmuş gitmiş telaştan. O mermi ki sayısız bize dönmüş tüfekten çıkmış, hedefine ulaşmış bir mermi. O mermi ki, sahipleri koca koca postallar giyen sakallı adamlar, söylediklerini anlamadığım, bizi neden öldürmeye çalıştıklarını bilmediğim adamlar.

Öldürememişler, Birleşmiş Milletler yetişmiş canının kurtulmasına. Yine ”……..” getiriyor bir akşam babamı bize emanete bırakır gibi yeniden geri gelip alacağını söyleyerek, o siyah yerlere kadar inen paltosu, uzun sakalları ve kan çanağına dönmüş gözleriyle. Sabah alacağını söyleyerek bırakıp ve gidiyor babamı. Ne fena bir şey insanın babasını emanet alması. Nasıl anlaşılmaz bir durum insanın eşini emanet olarak bir gece kollaması. Ben uzun siyah palto giyen erkekleri sevmiyorum. Ben elinde silah olan insanları sevmiyorum ve ben insanın canını acıtanlara ”insan” diyemiyorum.
Sabah olmuyor ama zaman çok erken geçiyor nedense. Kapı çalınca babam, hazırlanıyor gitmeye, bir bilinmeyene, arkaya bakıyor anneme, bana bakıyor ben kucağına fırlıyorum. Uzamış sakalı geçiyor tenime canımı yakıyor, ağlamıyorum, gözyaşım kalmamış belli ki akmıyor. Kapıyı açıyor babam usulca bizlere gözleriyle veda ederek ve bir kurban gibi, kapıdaki askerler ile göz göze gelince anlıyoruz babamın kurtulduğunu. Uzun boylu güzel, temiz yüzlü. Annem kapıya fırlıyor, abiler benden önce bahçeye atıyor kendini, bir İngiliz askeri beni kucağına alıyor, yürüyoruz birlikte kapıya, bahçeyi geçiyoruz yoldaki bir askeri arabanın yanına geliyoruz, bagaj açılıyor ve ben hayatımın en güzel şekerleri ve sakızları ile karşılaşıyorum. Şekerler mi beni ağlatıyor yoksa uzaktan bize bakan annem ve babam mı hatırlamıyorum. Bir tek şey hatırlıyorum o günlerden, abiler bagajdaki şekerleri bisküvileri  eve taşıyor,  babam anneme sarılmış, ben bir askerin kucağında en güzel çukulataların tadına bakıyorum.  Sonra sık sık bana ”Sulu göz” dediklerini hatırlıyorum. Sevindiğinde üzüldüğünde, hatırladığında geçmişi gözleri yaşaran bana ”Sulu göz” dediklerini biliyorum. Bayram olmadan bayram yapıyoruz. Ve bir daha silah mermi kurşun sözcükleri aklımıza gelmiyor. Her şeyi unutuyoruz. Şeker, çukulata, bisküvi ve uzun boylu, yüzü gülen, İngilizce konuşan askerler. Sadece bunları hatırlıyorum. Silahları unutuyorum, mermi ne bilmiyorum, yüzüme atılan o tokat iz bırakmıyor. İnsan olmadan asker olmuş o tiyatro oyuncularını bir daha hatırlamıyorum. İnsan olmayan, insan kılığındakiler benim oyunuma girmiyor bir daha…

Tagged : / / / / /
Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.