Bir Bebeğin Anatomisi

Yıllar öceydi, benim henüz hayatı anlamaya çalıştığım, birçok kavramı yeni yeni öğrendiğim günlerden bir gündü. Evde bir konu gündeme gelmişti. Komşunun kocası evi terketmişti. Eşinin doğurduğu bebeğin kız olmasından dolayı evden çekip gitmiş 10 gündür eve gelmiyordu. Evdeki 5 kızdan sonra doğan altıncı kız evden bir daha gitmesine neden olmuştu. Sonra öğrendim ki önceki her kızda, hepsinde ve her seferinde evi bir ay terkediyormuş. Sonra eş, dost araya giriyormuş yeniden arabuluculuk yapıyormuş ve adam bin nazla eve geri dönüyormuş . Ve yeni bir hamle ile 8 yıllık evliliklerinde belki erkek olur düşüncesi ile altıncı kız doğmuş böylece. Sevgili anne de cezasının geçmesini bekliyormuş belli ki evde altı çocukla birlikte. Anlayamıyordum , neden diye düşünüyordum. Neden ? Hala cevabını aradığım bir neden bu …
Sonra yıllar yılları kovaladı. Doktorluk eğitimini aldığım stajerlik günlerinde doktor edasıyla klinikler arasında dolaşıp uzman doktorlardan birşeyler öğrenme sevdasıyla bir akşam kadın doğum kliniğine düşmüştü yolum. Üniversite hastaneleri yıllar önce de çok yoğundu şimdi de çok yoğun. Asistan ve uzman doktorlar doğumdan doğuma koşuyorlardı. Feryat figan içinde olan bir anne adayının doğumunu izlemeye çalışıyordum. Anne adayları her zaman çok güzel olurlar ama bu anne çok çok güzeldi. Uzun saçları, o sıkıntılı anında bile siyahıyla gözleri alıyordu. Ve minik bir çığlıkla yeni bir hayatın annenin haykırışlarına eşlik etmeye başladığını duyunca bebeğe baktım hayran hayran biraz da telaşlı. Anneye yaklaştım; benden önce kızını müjdeleyen doktorla birlikte ben de yüzünde mutluluk bakışlarını aradım. Feryatlar bitmiş, yüzünde sadece göz yaşlarını gördüm. Elini tuttum. Ne oldu dedim anneye. Bebeğin sağlıklı, mutlu olmalısın. Bir bakış geldi ki ondan bana, yüzümü gözlerimi delip arkaya geçen öyle bir öfke gördum ki. Görmek istemiyorum onu götürün dedi. Neden dedim neden?
Kız doğmuştu . Anne daha önceki kızda yediği dayağın acısını hatırlamıştı. Dışarda bekleyen babanın nefretini hissetmişti yeniden ve bu kızı görmek istemiyordu. Bütün gece bebeğini görmedi.
Ve bugün her doğumdan sonra bana ameliyathane veya doğumhane kapısında hala sorar anne yakınları. Bebek kız mı erkek mi diye. 9 ay boyunca sürekli doğum takibi sırasında yapılan ultrasonografilerde sayısız olarak öğrendikleri cinsiyeti bana bir daha onaylatmaya çalışırlar.
Halbuki öyle bir serüven ki doğum anı. Anne heyacanlı, ameliyathane soğuk. Cam yok, gök yüzünü görmüyorsun . 9 ay boyunca doktorunla konuşup dertleşmiş olabilirsin ama ameliyathanede tanımadığın o kadar çalışan var ki . Bir bilinmeyen bekliyor aslında seni ve bebeği. Güvenmek istersin sonsuza kadar. Annelerin hep yüzünü incelerim bebek doğana kadar. Kimisinin dudakları mırıldanır, kimisinin elleri titrer. Kimisi konuşamaz sesi titrer, üşüdüğünü sanır bazıları ,üşürken terlerler, utanç duygusu vardır genellikle ve merak, heyecan herşeyin üstündedir. Ama hepsinde bir tek duygu ortaktır ve hepsinin üstündedir. Bebeğim sağlıklı olsun. O anda unuturlar kendilerini. Elerini tutarım usulca ameliyat öncesi ”ben burdayım derim , ben çocuk doktorunuzum .”Bebeğim sana emanet der bazısı uykuya dalarken .
Bebekle ilk karşılaşma anı müthiş bir duygudur. Her bebek yeniden doğuştur aslında. Bebeğin ilk feryadı benim için en güzel melodidir hayatta duyabileceğim. Anneden ayrılan bebek benim ellerime verilince ilk bakışında hayata tutunmayı görürüm genellikle. İlk tedavi esnasında ellerimi yakalayan bebekle aramda görünmez bir bağ oluşur kendiliğinden. Göbek kordonundan kurtuluş anında korkma bebeğim sözcükleri dökülür dudaklarımdan. İlk feryatla birlikte hoş geldin bebeğim derim. Hayata hoş geldin. Benden yardım istediğini bilirim. Gittikçe pembeleşen cildi, yanakları hayatın müjdesidir. Gözerini bir daha açıp teşekkür eder bana sonra parmaklarımı yakalar benim yardımımı onaylamıştır işte. Bizim serüvenimiz başlamıştır ve birkaç saniye içinde olgunlaşmıştır. Bizim ameliyathaneyi terk etme zamanımız gelmiştir. Bebek onun için en uygun ortamda ameliyathaneyi terkederken ben eldivenlerimi çıkarırım. Ve kapıda hasta yakınları heyecan ve merakla beni beklerken ilk soruyu sorarlar. Bebek kız mı erkek mi?
Gülerim, babanın omzuna dokunurum usulca. ”Bebeğin sağlıklı derim . Bebeğin sağlıklı ”…Sonra yürür giderim içimde bir feryat. Hoş geldin bebeğim, insanlığın karanlığına hoş geldin.

Tagged : / / / / /

Ekmek Kadayıfı

Küçükler, çok küçükler. ”Anne masal anlat” dedikleri zamanlar, gerçekten küçükler. Bir yandan masal anlatır bir yandan kahvemi içerken ”uyusalar da ben de uyusam” diye gözlerinin içine baktığım o günler. Her akşam başka bir masal her akşam başka bir macera.

En güzel ekmek kadayıfını babam yapardı diye başladım bir akşam masala. İki çift göz bana bakıyor, kıkırdıyor, ben onların ilgisini yakaladığımı anlıyorum.

Eski ramazanları her hatırladığımda burnumun direği sızlıyor” diye devam ediyorum. Nasıl sızlamasın, karagöz – hacıvat maceralarını, yüzük çevirme oyunlarını babam anlattı bizlere, herkesin sırayla bir fıkra anlattığı ramazan gecelerini dinledik annemden, ama sizin evde televizyon yok muydu diye sözlerini kestik, aklımız almadı hayalimize sığamadı. ”Televizyon yok muydu?” dedi hayretler içindeki minik ses; ”bizim vardı” dedim; ama ”dedenizin yokmuş.”

Bizim evde ramazanlar bir başka olurdu, oruç tutsun tutmasın , yaşı büyük veya küçük okullu veya evde, herkes ama herkes aynı anda masanın çevresinde hazır olmak zorundaydı, yoksa eksik olurdu o masanın tadı. Böyle gelmişti, babam böyle istemişti. Annem de bunu bize böylesine kabul ettirmişti. Kimsenin bu saatte işi olamaz, dersi bitmiş olmalıydı. Bazen misafirlerimiz de olurdu tabii ki ve işin en keyifli kısmı hep bana kalırdı. Kaç kişi olduğumuzu saymak ve bunu anneme söylemek çatal bıçağı masaya yerleştirmek çok önemli bir görevdi o günlerde. Yemek masasında ciğer varsa herkes bilirdi ki halam bizimle birlikte, herse varsa nenem ve dedem yemeğe gelmiş-aslında bir elin beş parmağını geçmeyecek kadar sayılı günler bu günler, biz hep neneme dedeme giderdik- dedem varsa oralarda, yoğurtsuz masaya oturulmaz. ”Herse ne ?” dedi uyukulu bir ses, buğdaydan yapılan etli bir yemek dedim, pişince karıştırırsın dövercesine bundan dolayı da dövme de deniyor buralarda.

Ah o günler ah. Uzun bir masa hazırlanır bahçeye, yaseminin yanına uzayan giden. Bir yanda limon ağacı vardır, üstümüzde de asma ağacı. Çorbasız olmayan, pilavsız yenmeyen, tatlıyla biten ne güzel günlerdi. Her kafadan bir ses çıkacak ama önce iftar açılacak, çorbalar bitecek sonra konuşulacak. Ben mutlaka büyükleri taklit ederdim elimde zeytin hazırda beklerdim. Ve en çok da tatlıyı gözlerdim. Ekmek kadayıfı. Kimse babam gibi yapmamıştır bu güne kadar. Pişerken evin içine dağılan çiçek kokusu ile, karamelize olmuş şeker kokusu karışıp dayanılmaz bir iz bırakıyordu çocukluğumun en derin yerinde, ramazanın geldiğini hatırlatıyordu. Bir tören gibiydi evde ekmek kadayıfı pişirmek. O zamanlar, bugünkü gibi pişmiş hazır satılmazdı ekmek kadayıfı. Ekmek kadayıfının iki yaprağını tepsilere yerleştirir alt ve üst olarak ayrı ayrı ocağın üstünde pişirirsin, şerbetini iyice çekmesini sağlarsın, bunlar bir kenarda soğumayı beklerken, taze tuzsuz nor farklı bir kapta iyice ezillir, içine bol tarçın ve şeker ilave edilir ve iyice karıştırılır. Soğumuş ekmek kadayıfının bir tarafının üstüne bu şekerli tarçınlı nor iyice yayılır, ve pişmiş hazırlanmış ekmek kadayıfının diğer kısmı, bu nor yayılmış diğer ekmek kadayıfının üstüne kapatılır. Arası, bol tarçınlı bol norlu bir tatlı. Çocukluğumun tatlısı, yıllardır bir daha tadına bakmadığım tatlı. Buralarda ”nor”a lor deniyormuş. Tatlı yapmak için günlerce nor aradığımda, kimse ne dediğimi anlamamıştı; böylece öğrenmiştim nor ve lorun aynı şey olduğunu. Nor börekleri, pirohular nenemde yediğimiz unutulmaz lezzetler.

”Çok özledim, çok.”. Yemekten sonra babam ve annemle camiye gitmeyi, her sene caminin aynı köşesinde oturan kadınların birbirleri ile aynı konuşmaları tekrarlamalarını, ”iyi ki şu ramazan var da görüyoruz birbirimizi” demelerini, son namaz gecesinde herkesin helalleşmesini gerçekten çok özledim. Ne kadar şaşırmıştım babam bizi cami kapısında bırakıp kaybolunca o ilk defa camiye gittiğim gece, ne kadar korkmuştum, soran gözlerle nasıl da bakmıştım anneme. ”Kadın ve erkek aynı yerde oturamaz” demişti. O günlerde kafamın içindeki hesaplamaları hala hatırlıyorum. ”Kadın ve erkek evde birlikte ama, biz birlikte geldik” demiştim. Selimiye camii çocuk gözlerime ne kadar büyük ve ulaşılmaz görünüyordu. Önce kilise sonra cami olarak neredeyse bin yıldır ayakta durmaya çalışan o devasa yapı Lefkoşalıların gözbebeğiydi.

Arife gecesi namaza gitmezdik. Bu bir kuralmış, zaten ne çok işimiz olurdu o akşam. Yıkanmış bembeyaz, sakız gibi çarşafların içine girebilmek için hepimiz kaynar sudan geçmek zorunda kalırdık. Saçlarımı ya iki örgü yapar veya tülbentle sarardı annem, bayram sabahı güzel olsun diye. O kıvır kıvır saçları biraz düzeltmek için saatlerce beklerdim annemin veya ablaların kapısında. Hepimiz ne çok yorulurduk köşe bucak evi temizlemek için; bayram sabahı erken başlardı bizim evde. Bayram sabahı erkenden kalkmak, ezanı radyodan dinlemek ve babamın eve geleceği saati tahmin etmeye çalışmak ayrı bir telaştı. Sanki babamı ilk defa görüyoruz, evin en kıymetli misafiri gelmiş gibi hazırdık kapıda. Ben gece yatağımın yanına çektiğim sandalyeye sıraladığım elbisemle ayakkabılarımı giyer, ayakta hazır beklerdim, yeni olduğunu herkes farketsin isterdim. Bayram, bahçe kapısından giren araba sesiyle başlardı aslında. Babam, bayram namazından dönmüştür. Kapıyı annem açar, babamın elini öper, biz sırada beklerdik. Sonunda günlerdir hazırlandığımız bayram başlamıştır.

Bayram sabahı yenilen ciğer, içilen çorba; hala tadı damağımda. Gelen, giden, el öpen, nasıl bir karmaşa, kendimi kaybettiğim o tatlı telaşın içinde, lüle lüle olan saçlarımı herkes görsün diye başımı sallayıp gezmelerim tam bir çocuksu haller. Babaannemin eline geçirdiği kumaşlarla yaptığı etrafı dantelli o güzelim mendillerin bayram hediyesi olduğu, içimi sızlatan, ruhumu ferahlatan günler. Öğlen yemeğindeki kurulan masalar, bazen bir ,iki , üç sığmayız odalara. Babam yaptığı ekmek kadayıfını ister yemek sonunda, annem şekeri biraz bol oldu der; ne de olsa onun güllacı öyle meşhurdur ki, herkes bilir. Ben bir dilim yerim, tepsinin altında arta kalmış şerbetli nor zaten benim. Ah baba ah, ne çok özledim ekmek kadayıfını.

Ben anlatıyorum ama bakıyorum ki minik gözler çoktan uykuya dalmış, haydi bakalım diyorum, yarın akşam başka birşeyler buluruz bu akşam bu kadar.

Tagged : / / / / /

Hale Erel..yazar-çizer-okur-fotoğraf çeker-doktor

Ben hayatla, hayat benimle dalga geçiyoruz. Kim galip kim mağlup anlayamadım…..

Doktor. Kıbrısta doğdu. Hem Akdenizli hem de adalı olmanın ayrıcalık olduğunu hissetti her zaman hayatı yaşarken . Daima hafife aldı hayatı ama hayat onu hiç hafife almadı; yine de güldü geçti her yeni olay karşısında. Üniversite diyerek geldi İstanbul’a ve her zaman geriye dönme arzusu oldu içinde . Yıllarca bavulu hazır bekledi doğduğu topraklara dönebilmek için; sadece tatillerde gidebildi. Sonunda gerçek bir İstanbul sevdalısı oldu çıktı. Öyle ki bir gun İstanbul’dan ayrılırsam her köşesini fotoğraf karelerınde saklarım diyerek başladığı fotoğrafcılık , bir İstanbul tutkusu gibi her gün biraz daha büyüdü içinde. Sonunda ne seninle ne de sensiz diyerek İstanbula teslim oldu. Çeşitli denemeleri ve yazıları var. Bir roman yazıyor. Yazacak o kadar çok şey var ki, tam bitti diyorum yeni bir olay başlıyor hayatımda romanım bir türlü bitmiyor diyor. Gerçekten anlattıkça anlatmak istiyor insana.. Hayatında derin izler bırakan depremi anlatıyor. Savaşı anlatıyor . Kıbrıs var yaşamın tam ortasında. İstanbulu bir tutku olarak yaşıyor. Kıbrıs, Kıbrıs diye diye çakıldı kaldı İstanbul’da…
Bir de meslek edindiği çocuk dotorluğunu yapıyor. Çocukları sevmemek mümkün mü diyor, oyunlarla muayeneyi tamamlıyor. Çok renkli çocuklar diyor, bir çocuklar bir de doğanın renkleri; vazgeçilmez ikili.

Renkleri seviyor, renklileri, bir de delileri.

Tagged : / / / /
Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.