Hayat Benimle Dalgasını Geçiyor

Kamyonda gidiyoruz. Ben ve annem, babamın yanında oturuyoruz. Kucağımızda iki bebek var.  Kamyonun arkasında arka komşular. Göz gözü görmüyor, her yer karanlık. Uzaktan kurşun sesleri duyuluyor bazen. Nereye gittiğimizi anlayamıyorum. Bazen bir  bomba patlıyor biraz aydınlanıyor yollar, yolumuzu buluyoruz, devam ediyoruz. Babam konuşmuyor. Annem kucağındaki minik kıza sarılmış. Ben minik abiyle sarmaş dolaş “Korkma teyzeciğim” diyorum. Minik abi, benim oyun arkadaşım, oyun oynadığımızı sanıyor. Saat kaç bilmiyoruz, saatle işimiz yok. Günlerden ne,  hatırlamıyoruz. Uzaktan bir ses duyuyorum, bir feryat. Babama bakıyorum, o bana bakmıyor yolu kaybetmemeye çalışıyor. Birkaç saat öncesine kadar  evimizin yanındaki arazide kurulan havan topunun bizleri koruyacağını sanıyorduk. Korumak ne kelime, hedef olmuşuz. Asker, babamın yanına gelip de, “Hemen gidin buradan, düşmek üzereyiz, kızın var Derviş usta, etrafımızı sardılar” diyene kadar evimizi terketmedik. Bu kaçıncı defa da demedik, aslında bir şey demedik. Elle gelen düğün bayram. Öylece evimizi bekledik . Bebelerimizi besledik .
Kumsal bölgesi… Sabah erken saatlerde burnuma gelen odun kokusuyla uyandım. Kocaman bir ateş yanmış, üstünde koca bir kazan. Her sene tekrarlanan alışkanlık. Bulgur kaynatıyoruz. Hava çok sıcak. Uyuyamıyorum. Sabah dört sıraları uyanıyorum ki, odamdaki iki minik derin uykuda, uyandırmamaya çalışarak giyiniyorum, kendimi bahçeye atıyorum. “İnsan uyur biraz” diyorum. “Güneş doğduktan sonra, bu sıcakta yapılmaz bu iş” diyor babam.  “Çocuklar kalkmadan bitsin” diyor annem. Ben ateşi karıştırıyorum. Babam düşünceli. Abilerimden iki gündür haber alınmamış. Ablalar iyi ki uzakta. Ben ortalarda palyaçoluk yapıyorum. Bebekler uyanınca onların oyun arkadaşı, annenin yardımcısı, babanın eğlencesi. Temmuz sıcağında karşımızda bir ateş, kafamızda iki ateş, iki alev topu gibi beynimizi kemiriyor. Ben abilerimin adını söylemiyorum iki gündür. Çok özleyince, özleme merak da karışınca, ne isim kalıyor ne de cisim; Ben özlem oluyorum, onlar ben oluyor.  Sıcaktan gözlerim yaşarıyor.
”Süt de aldım” diyor babam. ”Peksemet de vardı”. Annem bakıyor, “Tamam tamam” diyor “ben bir yere gitmem, evimden asla çıkmam. Çay mı içeceksin bey, yoksa süt mü?” diyor annem; aslında babamı başından savıyor. Gün yeni açılmaya başlıyor, ben bir o yana, bir bu yana gidiyorum, sonra “Evin önündeki çiçekleri de sula” diyor annem. Yürüyorum ki ön bahçeye, arka arkaya patlamaya başlıyor. Kurşun sesleri beynimizi delip geçiyor sanki. Babam yanıma geliyor ışık hızıyla, kolumdan tutuyor “Hemen evin arkasına!” diyor . Ben evin arkasına geçmiyorum, duvara yaslanıp aradan karşıyı seyrediyorum. Gözlerime inanamıyorum, evimizin tam karşısında gökten serpiştirilen insanlar var sanki. Paraşütler laleler gibi açmış her yerde. “Baba, baba” diyorum, “gel de gör!” Evin tam karşısındaki yol boyunca devam eden toprak yığınının arkasında gökteki laleleri görüyorum.  Kurşun sesleri arasında gökten düşerken lalelerin feryatlarını duyuyorum. Kulakları sağır edercesine bağırdıklarına tanıklık yapıyorum. Lalelerin başlarının yana yattığını görmemek için gözlerimi kapatıyorum. “Yanlış yere indiler” diyor babam. “İnecek diyorlardı ama yanlış yere indiler…” Dün dükkanın önünde konuşuyorlardı, gelir diyorlardı ama yanlış geldiler. Gözlerde bir telaş.
Annem kucağında iki bebekle geliyor, bana veriyor onları. Kız henüz bir yaşında, erkek ondan büyük, üç yaşında. “Çocukları aldım evden” diyor. “Tüfekler evde patlıyor sanki  çok ses var, duvarda da delik açılmış…”
Elimizde birer biberon, kucağımızda birer bebek, evin önündeki cehennem ateşini seyrediyoruz, gelenler kimler, inenler kimler, nereden geldiler bilmiyoruz. Gelenler de aslında gelemediler, bunu biliyoruz.
“Radyoyu getir” diyor babam, “gel dedem” diyor kucağımdaki kızı elimden alıyor. Kız sesten korkmuş, kendi sesi hiç çıkmıyor. Radyoyu açıyorum. Kahramanlık türküleri arasında indirme ve çıkarma hareketinin her yerden başladığını duyuruyor  bir ses. Annemin gözlerinde iki damla yaş ”Oğullarım” diyor. Sonra artık çok konuşmuyoruz. Konuşmak için gücümüz kalmıyor. Biz susuyoruz, tabanca tüfek konuşuyor. Gökteki son askerin de sesini duyduğumuzda çaresizliğimiz geliyor aklımıza. Sesler de kesiliyor, silah sesi de duymuyoruz. Babama bakıyorum “Bitti mi?” diyorum. “Şimdi başladı” diyor. “Nasıl başlar?” diyorum “yeni bitmişti, daha dün gibiydi. Göçmenlik yıllarını henüz unutmamıştık. Bir daha bu evden ben de gitmem” diyorum bir tafrayla. Dudaklarımı sarkıtıyorum, suratımı asıyorum, küser gibi yapıyorum, babam da çok takıyor beni zaten bu halimle. “Büyü artık” diyor, “büyü…” Biliyordu, hiç niyetim yoktu büyümeye. Ya çocuk kalacaksın hayatla dalga geçeceksin, ya da hayat dalgasını geçecek çocuk olmayı bilmeyeceksin diye karar veriyorum. Hem ben dalga geçtim, hem de hayat benimle dalgasını geçti sonradan.
Sonraki günler, kaç gün geçti bilmiyorum. Sokakta yaşıyoruz. Evin arkasında yaşam alanı yarattık, bahçede bekliyoruz. Neyi ve kimi beklediğimizi bilmeden bekliyoruz. Aklımız iki abide, cismimiz iki bebekle, annem susmuş, babam konuşmuyor, bebekler de ağlamıyor. Sessizlik, kurşun sesleri ile bölünüyor, yaşamın sesi havan topunun sesine karışıyor. Babam her an bahçeden gelecek birilerini beklemiyor. Bir meçhul yaşamda nefes almak iyi geliyor sadece.  Eve sadece ben giriyorum. Çocukların elbiselerini topluyorum, annemden babamdan gizli banyo yapıyorum, elbiselerimi değişiyorum. Annemle babam  beni takip edemeyeceklerini  anlıyorlar, hem de engeleyemeyeceklerini. Kafama ne eserse onu yapıyorum. Kimse benimle ilgilenmiyor, herkeste bir hayat derdi yıllardır. “Erkeklerle büyüdüm ben” diyorum, “abilerim ne yapıyor biliyor musunuz?” Babam “Kapıyı kilitle” diyor, sonra vazgeçiyor, “kilitleme” diyor. “Gelirlerse eve girebilsinler abilerin” diyor.
Önce Köşklüçiftlik bölgesine gidiyoruz kurşun sesleri arasında, gece çok karanlık. Karanlıktan hep korkuyorum. Kamyonun arkasındaki komşuları bırakıyoruz. “Kaybolduk” diyorum babama, avucunun içi gibi bildiği sokakları tarif etmeye kalkıyorum. Sonra Lefkoşa Genel Hastanesi’nin karşısındaki babamın dükkanına kendimizi atıyoruz. Sabah olmaya başlıyor. Çok hareketli bir yer burası,  sabaha kadar kamyonlar geliyor gidiyor. Bebekleri tahtaların üstünde uyutuyoruz. Ben yatmıyorum. Babam da yatmıyor.  Annem de yatmıyor ama bebekleri bekliyor.  Hava çok sıcak, içimiz yanıyor.
Bir gün, iki gün, kaç gün sayamadım. Kamyonlar geliyor, kamyonlar gidiyor hastaneye. Islatılmış peksemet yiyoruz, yanında hellim de oluyor bazen. Süt bebekler için. Kimseden haber alamıyoruz. Ablalar emniyette. Abiler nerede?  Sonra bir sabah “Ben bakacağım” dedim. Dükkanın önünde oturup beklemeye başladım. Uzaktan kamyon sesini duyar duymaz kendimi önüne attım, daha durmadan kamyonun üstündeyim, içi yaralı ve ölü insanlarla dolmuş kamyonun üstünde ben onlara bakıyorum, onlar bana bakmıyor. Ben iyice bakıyorum. Abilerimi arıyorum. Babama bakıyorum, şöförün elinden listeyi almış, ölü ve yaralı listesini kontrol ediyor. Ben “Yok” diyorum, o da “Yok” diyor. Seviniyor muyuz, üzülüyor muyuz, bir haber gelsin de nereden gelirse gelsin diye düşünüyoruz belli ki. Tam on gün geçmiş,  ikisinden de bir ses gelmiyor. Sonra her kamyonda bunu tekrarlıyoruz, babamla aramızda gizli bir sözleşme var gibi davranıyoruz ama hissetiğimiz acıyı asla konuşmuyoruz. Babam anneme yalan söylüyor, “Bizimkileri Kaymaklı’da görmüşler” diyor; aklı bıraktığı evlerinde. Ben gülerken ağlıyorum, gözlerim yaşarıyor yorgunluktan. Umut gittikçe azalıyor. Annem bizden gizli ağlıyor. Bebeklerle talaşların arasında yuvarlanıyorum. Arkada, tahta yığınlarının arasında körebe oynuyoruz, saklandıkları yerden onları hiç bulmuyorum.
Bir akşamüstü dükkanın tam ortasında büyük abimi görüyorum. Sarılmıyorum, “Gerçek olamayacak kadar hayal” diyorum. O bana sarılıyor. Annem ağlıyor, babam ağlamıyor, “Geldi” diyorum, ben gülerken yine  ağlıyorum, sulu gözüm ya ondan ağlıyorum. “Küçük Kaymaklı’daydım” diyor abim, ”Abimi gördün mü?” diyorum, gözlerini bir an bizden kaçırıyor, ”Sabah gördüm, birlikte kahvaltı yaptık” diyor.   En gerçekten uzak ama en iyisinden ve en sevimlisinden bir yalan. Sonra gidiyor. “Baba” diyorum “iyilermiş”, babam  bana bakıyor, gözleri  ”Ben inanmadım bu yalana” diyor. Annem inanıyor, inanmak istiyor. Anlıyorum ki bir kadın istiyorsa en büyük yalana inanabiliyor.
Sabah oluyor, sadece günler tarihler değişiyor, çocuklar büyüyor, biz biraz daha yorgunuz, geriye kalan herşey aynı. Sabah, umutlara gebe olan sabah; dükkanın kapısında bekleme saatleri başlıyor benim için. “Biri geldi, diğerini bugün bulmalıyım” diyorum. ”Ben sizinle büyüdüm abiciğim, yalan olduğunu  anlıyorum” diyorum kendime. Karşıdan biri geliyor. Bakıyorum ki küçük abim, uzakta asker elbiseleri içinde karşıdan geliyor.  Ben bu elbiseleri hiç sevemedim. Koştum sarıldım, “Abim de buradaydı dün” dedim. Yüzünde güller açıyor, gözleri doluyor; ”Hiç görmedim onu 15 gündür” diyor, “iyi mi? Ben Küçük Kaymaklı’daydım” diye ilave ediyor. İki kahramanım oldu hayat boyu, her söylediklerine inandığım, her yaptıklarını onayladığım; bir baba gibi sırtımı dayadığım. Bunu kimse bilmiyor. Hayatımın iki kahramanı geri dönmüş, annem babam üzülmesin diye yalan söylüyorlar. Hayat sahnesinde büyük oyuncular.  Aferin dedim kendime aferin, iki kahraman, iki savaşcı. Söz verdiler, geriye döndüler.
Küçük Kaymaklı… Hayatımızın dönüm noktası. İkisinin de ilk akıllarına gelen. Babamın hayallerini süsleyen Küçük Kaymaklı. Ben çok hatırlamıyorum, onlar unutamıyorlar. Hayat dalgasını geçerken benle, arada yollarımız kesişiyor  Küçük Kaymaklı ile…

Tagged : / / / / /

Ekmek Kadayıfı

Küçükler, çok küçükler. ”Anne masal anlat” dedikleri zamanlar, gerçekten küçükler. Bir yandan masal anlatır bir yandan kahvemi içerken ”uyusalar da ben de uyusam” diye gözlerinin içine baktığım o günler. Her akşam başka bir masal her akşam başka bir macera.

En güzel ekmek kadayıfını babam yapardı diye başladım bir akşam masala. İki çift göz bana bakıyor, kıkırdıyor, ben onların ilgisini yakaladığımı anlıyorum.

Eski ramazanları her hatırladığımda burnumun direği sızlıyor” diye devam ediyorum. Nasıl sızlamasın, karagöz – hacıvat maceralarını, yüzük çevirme oyunlarını babam anlattı bizlere, herkesin sırayla bir fıkra anlattığı ramazan gecelerini dinledik annemden, ama sizin evde televizyon yok muydu diye sözlerini kestik, aklımız almadı hayalimize sığamadı. ”Televizyon yok muydu?” dedi hayretler içindeki minik ses; ”bizim vardı” dedim; ama ”dedenizin yokmuş.”

Bizim evde ramazanlar bir başka olurdu, oruç tutsun tutmasın , yaşı büyük veya küçük okullu veya evde, herkes ama herkes aynı anda masanın çevresinde hazır olmak zorundaydı, yoksa eksik olurdu o masanın tadı. Böyle gelmişti, babam böyle istemişti. Annem de bunu bize böylesine kabul ettirmişti. Kimsenin bu saatte işi olamaz, dersi bitmiş olmalıydı. Bazen misafirlerimiz de olurdu tabii ki ve işin en keyifli kısmı hep bana kalırdı. Kaç kişi olduğumuzu saymak ve bunu anneme söylemek çatal bıçağı masaya yerleştirmek çok önemli bir görevdi o günlerde. Yemek masasında ciğer varsa herkes bilirdi ki halam bizimle birlikte, herse varsa nenem ve dedem yemeğe gelmiş-aslında bir elin beş parmağını geçmeyecek kadar sayılı günler bu günler, biz hep neneme dedeme giderdik- dedem varsa oralarda, yoğurtsuz masaya oturulmaz. ”Herse ne ?” dedi uyukulu bir ses, buğdaydan yapılan etli bir yemek dedim, pişince karıştırırsın dövercesine bundan dolayı da dövme de deniyor buralarda.

Ah o günler ah. Uzun bir masa hazırlanır bahçeye, yaseminin yanına uzayan giden. Bir yanda limon ağacı vardır, üstümüzde de asma ağacı. Çorbasız olmayan, pilavsız yenmeyen, tatlıyla biten ne güzel günlerdi. Her kafadan bir ses çıkacak ama önce iftar açılacak, çorbalar bitecek sonra konuşulacak. Ben mutlaka büyükleri taklit ederdim elimde zeytin hazırda beklerdim. Ve en çok da tatlıyı gözlerdim. Ekmek kadayıfı. Kimse babam gibi yapmamıştır bu güne kadar. Pişerken evin içine dağılan çiçek kokusu ile, karamelize olmuş şeker kokusu karışıp dayanılmaz bir iz bırakıyordu çocukluğumun en derin yerinde, ramazanın geldiğini hatırlatıyordu. Bir tören gibiydi evde ekmek kadayıfı pişirmek. O zamanlar, bugünkü gibi pişmiş hazır satılmazdı ekmek kadayıfı. Ekmek kadayıfının iki yaprağını tepsilere yerleştirir alt ve üst olarak ayrı ayrı ocağın üstünde pişirirsin, şerbetini iyice çekmesini sağlarsın, bunlar bir kenarda soğumayı beklerken, taze tuzsuz nor farklı bir kapta iyice ezillir, içine bol tarçın ve şeker ilave edilir ve iyice karıştırılır. Soğumuş ekmek kadayıfının bir tarafının üstüne bu şekerli tarçınlı nor iyice yayılır, ve pişmiş hazırlanmış ekmek kadayıfının diğer kısmı, bu nor yayılmış diğer ekmek kadayıfının üstüne kapatılır. Arası, bol tarçınlı bol norlu bir tatlı. Çocukluğumun tatlısı, yıllardır bir daha tadına bakmadığım tatlı. Buralarda ”nor”a lor deniyormuş. Tatlı yapmak için günlerce nor aradığımda, kimse ne dediğimi anlamamıştı; böylece öğrenmiştim nor ve lorun aynı şey olduğunu. Nor börekleri, pirohular nenemde yediğimiz unutulmaz lezzetler.

”Çok özledim, çok.”. Yemekten sonra babam ve annemle camiye gitmeyi, her sene caminin aynı köşesinde oturan kadınların birbirleri ile aynı konuşmaları tekrarlamalarını, ”iyi ki şu ramazan var da görüyoruz birbirimizi” demelerini, son namaz gecesinde herkesin helalleşmesini gerçekten çok özledim. Ne kadar şaşırmıştım babam bizi cami kapısında bırakıp kaybolunca o ilk defa camiye gittiğim gece, ne kadar korkmuştum, soran gözlerle nasıl da bakmıştım anneme. ”Kadın ve erkek aynı yerde oturamaz” demişti. O günlerde kafamın içindeki hesaplamaları hala hatırlıyorum. ”Kadın ve erkek evde birlikte ama, biz birlikte geldik” demiştim. Selimiye camii çocuk gözlerime ne kadar büyük ve ulaşılmaz görünüyordu. Önce kilise sonra cami olarak neredeyse bin yıldır ayakta durmaya çalışan o devasa yapı Lefkoşalıların gözbebeğiydi.

Arife gecesi namaza gitmezdik. Bu bir kuralmış, zaten ne çok işimiz olurdu o akşam. Yıkanmış bembeyaz, sakız gibi çarşafların içine girebilmek için hepimiz kaynar sudan geçmek zorunda kalırdık. Saçlarımı ya iki örgü yapar veya tülbentle sarardı annem, bayram sabahı güzel olsun diye. O kıvır kıvır saçları biraz düzeltmek için saatlerce beklerdim annemin veya ablaların kapısında. Hepimiz ne çok yorulurduk köşe bucak evi temizlemek için; bayram sabahı erken başlardı bizim evde. Bayram sabahı erkenden kalkmak, ezanı radyodan dinlemek ve babamın eve geleceği saati tahmin etmeye çalışmak ayrı bir telaştı. Sanki babamı ilk defa görüyoruz, evin en kıymetli misafiri gelmiş gibi hazırdık kapıda. Ben gece yatağımın yanına çektiğim sandalyeye sıraladığım elbisemle ayakkabılarımı giyer, ayakta hazır beklerdim, yeni olduğunu herkes farketsin isterdim. Bayram, bahçe kapısından giren araba sesiyle başlardı aslında. Babam, bayram namazından dönmüştür. Kapıyı annem açar, babamın elini öper, biz sırada beklerdik. Sonunda günlerdir hazırlandığımız bayram başlamıştır.

Bayram sabahı yenilen ciğer, içilen çorba; hala tadı damağımda. Gelen, giden, el öpen, nasıl bir karmaşa, kendimi kaybettiğim o tatlı telaşın içinde, lüle lüle olan saçlarımı herkes görsün diye başımı sallayıp gezmelerim tam bir çocuksu haller. Babaannemin eline geçirdiği kumaşlarla yaptığı etrafı dantelli o güzelim mendillerin bayram hediyesi olduğu, içimi sızlatan, ruhumu ferahlatan günler. Öğlen yemeğindeki kurulan masalar, bazen bir ,iki , üç sığmayız odalara. Babam yaptığı ekmek kadayıfını ister yemek sonunda, annem şekeri biraz bol oldu der; ne de olsa onun güllacı öyle meşhurdur ki, herkes bilir. Ben bir dilim yerim, tepsinin altında arta kalmış şerbetli nor zaten benim. Ah baba ah, ne çok özledim ekmek kadayıfını.

Ben anlatıyorum ama bakıyorum ki minik gözler çoktan uykuya dalmış, haydi bakalım diyorum, yarın akşam başka birşeyler buluruz bu akşam bu kadar.

Tagged : / / / / /

Bayram Dediğim

 

Bazen zamanı kaybeder, mekanı bulamaz, bir garip kentte adı olmayan bir yerde bulur kendini. Sormaz sorgulamaz dalar hülyalara, gerçek nerede rüya nerede diye düşünmez, uzakları yakın eder eder de bir türkü dudaklarda, bazen bir korku gözlerde ama hep özlem iyisine kötüsüne. Kapar gözlerini, gözler inat, dinlemez kimseleri, görür en iyisini, unutmaz, en kötüsünü hatırlamaz.

Sabah erkenden kalkıp, gözlerini sandalyenin üzerindeki kırmızı rugan ayakkabılara dikmiş, öylece bakıyordu, sonra hep kırmızı ayakkabıları oldu hayatının her döneminde. Bayram gibi hissetmek için herhalde hep kırmızı ayakkabı giymeye çalıştı, özel günde, kendini özel hissettiği günde, aslında özlediği günlerde, içinde özlemin dayanılmaz olduğu günlerde hep eli kırmızı ayakkabılara gitti. Geceden banyoya girilmiş, oyle böyle değil derisini kanatırcasına yıkanmış yıkanmıştı . O bembeyaz çarşaflara yatamazdı yoksa., alttan odunla yakılan banyoya sıra ile herkes girmiş aklanıp paklanmıştı. Arife demişlerdi herkes yıkanmalı. Saçlar iki örgü olmuş sabaha kadar kuruması planlanmış, sabah bele kadar gelen o örgüler açılmış omuzlara dökülmüştü, yıllar boyu süren tekrarlayan alışkanlıklar işte. Önce bir ablaya gitmiş, sonra ötekine yalvarmış, sonra annenin dizinin dibinde beklemişti örgüler için, olmazsa olmazdı çünkü yoksa o bayram eksik olurdu, saçlar savrula savrula yürünmeli, arada eller ile şöyle havalandırılmalı, babanın eli öpülürken onlar salkım saçak dökülmeli, ”Ben büyüdüm artık ” demek istenmeliydi. Bayram parası alırken babaya sıkıca sarılmalı o saçları eliyle toplamalı yanakta öpücüğü tam hissetmeliydi.

Sandalyede rugan kırmızı ayakkabılar, eflatun renkte pantolon, beyaz bluz, aynı renk hırka, temiz ve yeni olması gereken çamaşırlar öylece beklemeliydi. Gözünü her açtığında onları tekrar tekrar kontrol etmeliydi. Öyle kalkar kalkmaz giyinmek gerekirdi, babayı öyle beklemeliydi, camiden geldiğinde ”Çorbalık” hazır olmalıydı ilk öpmeliydi elini hatta kimseye kaptırmamalıydı bu sırayı, kapıyı da o açmalıydı, camiden yapılan canlı yayını takip etmeli kanalı bulmalı yüksek sesle herkesin dinlemesini sağlamalıydı. Tek radyo evde, tek kanal yayında. Yayın bitince bilirdi ki baba az sonra elinde gazetelerle gelecekti. Bayram namazından sonra herkes camide bayramı kutlayacaktı birbirinin, seneye yeniden görüşelim denecekti, bir umut yeşerecekti herkesin içinde, ne olacak bu memleketin hali denecekti. Baba kapıdan girince bayram başlayacaktı. Babadan önce normal bir sabah, babadan sonra bayram sabahı oluyordu evin içinde. Sanki sihirli bir el uzanıyor değiştiriyordu herşeyi. Başka türlüsüne aklım ermezdi o zamanlar.

Kalkmalı hemen giyinmeli diye düşünürken, yanındaki ablaya bakılır aynı yatakta, oda küçük dört yatak sığar ben beşinci, bir akşam bir yatakta, diğer akşam başka bir yatakta misafir olurum.

Sonra gelsin çorbalar, misafirler gelmeden herkes karnını doyursun, Ramazan bayramıysa arkadan hemen tatlı yensin, Kurban baramı ise kurban kesecek kasap beklensin, önceden hazırlanan kaplar, bahçede hazırlanan kurban kesim yeri, ”yine kasap gecikti, hep boyle yapar bu adam lafları, başkasını çağırsaydın sitemleri, şimdi misafirler gelmeye başlarsa kim ilgilenecek bunlarla, bu etle, vallahi ben sıkıldım artık bu işlerden bu teşaştan ” sitemleri havada dolaşır kimse diğerini dinlemez, herkes susmayı tercih eder, şimdi bayram sabahı bir de kavga çıkmasın düşünceleri, kasap gelir kurban kesilir, biz çocuklar seyretmek için kurbanın başına doluşur, bir yandan gözümüzü kapatır, avuçlarımızla, bir yandan da parmak arasından seyre dalarız. Annem biraz söylenir ama eti paylaştırır, babam kurbanın ciğerini hemen tavaya atma telaşında evde misler gibi kavrulmuş ciğer kokusu, babam pidenin içine doldurur sıcak ciğeri, maydooz da konmalı, ben siyah ciğeri yemem itirazları, ben beyaz ciğeri yutamam sözleri benden, içine yoğurt da koyalım yutamıyorum diye heyecanlı sözcükler, evde bir telaş bir heyecan. 1 haftadır yapılan temizlik boşa gitmiş sanki giren çıkan, misafir yetişmişse sabah kahvaltısında ciğer de yer bizimle, yetişememişse şansına küssün, biz bize yeteriz, misafir umduğunu değil bulduğunu yer, kahve içer annemim güllacını yer gider. Gelen, giden, giren çıkan belli değil evde. Biz zaten yedi kişiyiz, gelenlerle, yemekte olanlarla ev bütün gün 15-20 kişilik bir telaşta.

Öğle olur yemek hazırlanır, adettendir herkes ayni anda oturur masaya, kahveler birlikte içilir ben getir götür işlerine bakarım, çok büyük işer başarmış endamımı da takınırım. Yemek hemen bitmeli oğleden sonra gelenler olur mutlaka,” kimse gelmezse ben giderim abime, abama” der annem.

Kimse yoksa öğleden sonra biraz uykuya yatılır ”Samur bir kürk örtülürmüş bayram günü uyuyanların üstüne ” der annem, demek ki öyle öğrenmiş annesinden. Babam güler, ben uykuyu kaçırmam, baba koynuna dalarım.

Başka türlüsüne aklımın ermediği günlerdi bu günler. Babayla geçen abilerle ablalarla süregelen güzel günlerdi. Gece hazırlanan panayır yerine gitmeden annemin yine sesini duyardım ”yeni ayakkabılarını giyme çizilir” Çıkarırdım o zaman kırmızı rugan ayakkabıları, sandalenin üstüne koyamazdım ama karşıki yatağın en altına saklardım, gece yattığım yerden görebilmek için…
Hale Erel

Tagged : / / / / / /
Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.